Pazar, Mayıs 20, 2012
EDİTÖRDEN | Tarım ve GDO'ların biyolojik çeşitliliğe etkileri
Share to Facebook Share to Linkedin 

Tarım ve GDO'ların biyolojik çeşitliliğe etkileri

Koray Haktanır, Oğuz Özdemir 1. Tarımsal Üretim ve Biyolojik Çeşitlilik

İnsanlık yeryüzünün %27'sini doğrudan yönetmektedir ve yerkürenin biyolojik verimliliğinin %40'tan fazlası kendi kullanımlarımız için tüketilmektedir. Dünya gıda üretiminde kişi başına değerlendirildiğinde azalmalar görülmektedir ve dünya ölçeğinde tarım küresel ekolojik bir krize doğru sürüklenir görünmektedir.

Tarımın üretkenliği ve ekolojik etkileri onun doğasında olan bir çelişkidir ve 10 000 yıldan beri bu etkiler tüm gezegen alanında genişleyerek süreçlerini oluşturmuştur. İnsanlık tarım yapmak için 5000 ile 10 000 yıllık periyot boyunca yıllık otsular ve baklagilleri evcilleştirmiş/ıslah etmiş ve bunlara da bağımlı hale gelmiştir(Jackson, 1980).

19009Yeryüzünde fotosentez sonucu oluşan birincil üretimin % 40 kadarının insan gereksinimleri ve faaliyetleri için doğrudan veya dolaylı olarak kullanıldığı ve geriye kalan biyolojik üretimin dünya ekosferindeki binlerce tür canlı tarafından kullanıldığı varsayılmaktadır. Nüfus artısı ve tüketim alışkanlıklarındaki değişimler nedeniyle 21.yy' ın ilk çeyreği sonrasında insanlığın birincil üretimden almak zorunda kalacağı payın 2 kat artış gösterme olasılığı çok yüksektir. Bu durum, dünya biyosferindeki döngüsel geri kazanım süreçlerini büyük ölçüde kısıtlayacaktır.

Doksanlı yılların baslarında dünyada kişi basına ortalama 2670 kalorilik besin üretilmesine ve bunun beslenme bakımından yeterli bir düzey olduğu belirtilmesine karsın, çok sayıdaki gelişmekte olan ülke insanının açlık ve yetersiz beslenmeye bağlı ölümlerle karşı karşıya kalmaktadır. Dünya Gıda Konseyi'nin saptamalarına göre, 1980'lerden itibaren toplam gıda üretimindeki artışlara rağmen, gelişmekte olan ülkelerde temel gıdaya erişimde fert basına sürekli bir açık oluşması düşündürücü bir durumdur.

Dünya ölçeğinde islenen arazi alanı artısı ortalama % 4.8 olmakla birlikte, gelişmiş ülkelerde bu oranın % 0.3 gibi çok düşük, GOÜ'de ise çok yüksek (% 9 ) oluşu dikkat çekicidir. Geçen yüzyılın son on beş yıl içinde GOÜ'de fert basına tarım arazisi azalışı % 40 düzeylerinde gerçekleşmiştir. Bu eğilimler, dünyada olduğu gibi ülkemizde de işlenen alanların marjinal araziler üzerinde yaygınlaşmasına neden olmaktadır. Topraklarda oluşan nitelik bozulması, verimsizleşme, erozyon vb. nedenler yoluyla toprağın kötüleşmesi arazi "degradasyonu" olarak tanımlanmaktadır. Uluslararası Toprak Referans ve Enformasyon Merkezi (ISRIC) küresel toprak degradasyonu değerlendirmeleri projesi (GLASOD) çerçevesinde, YERYÜZÜ KARASAL ALANLARININ % 15'inin insan aktivitesi sonucu çesitli düzeylerde tahrip olduğunu ortaya koymaktadır. Tarım sistemi, gerek uygulama alanı olarak ve gerekse kullandığı girdiler bakımından doğal sistemleri önemli düzeyde etkileme gücüne sahip yaygın bir sektördür. Toprak, su ve biyolojik zenginlikler gibi tarımla doğrudan ilişkili doğal kaynaklar, bu sektöre alan, girdi ve çeşitlilik bakımından olanak sağlarken, tarımsal faaliyetlerden önemli düzeyde etkilenerek verimlilik, kalite ve tür zenginliği bakımlarından değişim gösterirler.

Tarım, arazi kullanım şekli, arazi bölünmeleri ve doğal habitatların tahribine neden olarak biyolojik çeşitlilik üzerine önemli etkiler yapar. Doğal habitatların ürün yetiştirme amacı ile ve çayır tesisi için değişimi bitki sosyolojisini ve bu alanlarda birlikte faaliyet gösteren faunayı etkilerken diğer taraftan egzotik hastalıkların yayılmasını veya zararlı kontrolü için kullanılan pestisitlerin (tarımsal zararlı mücadele ilaçları) ve kimyasal gübrelerin dengesiz kullanımı nedeni ile toprak kalitesini ve ekolojisini olumsuz etkilerken hedef alınmayan diğer canlı türlerinin olumsuz etkilenmesine dair tarım ve çevre literatüründe zengin bir araştırma birikimi bulunmaktadır. Tarımsal amaçlı toprak işleme, drenaj, zararlı mücadelesi ve geniş alanların belirli bir tür tarım bitkisi ile kaplanması beraberinde bir çok ekolojik sorunu birlikte getirerek yabani türlerin kaybına neden olmaktadır. Özellikle çağımızda geniş habitatların yerli bitki desenleri birkaç genetiği değiştirilmiş bitki türü ile yer değiştirerek biyolojik çeşitlilikte geniş bir etkileşime neden olmaktadır.

Artan toprak erozyonu, kimyasal madde yoğunlaşmaları, korumacı olmayan tarım tekniklerin zararlı etkileri eskiden o bölgede mevcut olan çayır kuşları, tozlayıcı böcekler ve toprak faunasının ortadan kalkmasına etken olmaktadır.

Habitat kayıpları yanında biyolojik çeşitliliğin en fazla zarar görmesine etken faktörlerden bir diğeri aşırı tarımsal üretim yolu ile toprak sömürülmesidir. Bu iki etken benzer şekilde biyolojik çeşitlilik üzerine paralel etkilere sahiptir.

Dünya gıda üretimi 1961-1996 yılları arasındaki 35 yıl içinde 2 kat artmıştır .Bu artışa karşılık tarım alanlarındaki yayılma 1.1 kez düzeyinde gerçekleşmiştir. Bu artışı olası kılan husus ise tarımda kullanılan kimyasal gübreler, tarımsal hastalık ve zararlılara karşı özel kontrol yöntemleri, yeni teknolojileri içeren tarımsal uygulamalardır. Bu avantajlara karşın tarım ürünlerinin üretimi halen abiyotik ve biyotik streslerin etkisi altındadır. Besin elementleri noksanlıkları, su yetmezliği ve kalitesi sorunları, sıcaklık ekstremleri,toprak asitliği ve alkaliliği ve tuzluluğu gibi biyolojik olmayan olumsuz etkiler yanında, yabancı otlar, zararlı böcekler, mantari bitki patojenleri, virüs ve bakteriler gibi biyolojik ajanlar tarımsal üretim kayıplarında büyük rol oynamaktadır. Örneğin yabancı otlar dünya gıda üretiminin %10–13, böcekler %13–16, patojenler %12–13 kaybından sorumludurlar. Pestisit ve diğer hastalık kontrol mekanizmaları olmaksızın dünya gıda üretimi kayıplarının %70' lere ulaşacağı ve bunun maddi kayıp değerinin yılda 400 milyar dolar tutacağı tahmin edilmektedir.

Ancak bu gerçeklere karşın tarımsal uygulamalar aslında her zaman zararlı kontrolünde çok başarılı olamadığı gibi tarımsal ürünlere zarar veren patojen ve böceklerin daha dirençli bir konuma gelmesine etken olması yanında, ekolojik besin ağlarında çok tehlikeli etkilere yol açabilmektedir (kimyasalların belirli alanlarda uzun süre konsantre olması veya taşınarak sucul sistemlerdeki biyolojik çeşitliliğe zarar vermesi veya besin zinciri içinde "biyomagnifikasyon" olarak tanımlanan konsantrasyon artışları gibi).

Doğal sistemlerin tarıma açılması toprak hareketliliğini artırdığından, erozyona bağlı olarak toprak üst yüzeyinin kayba uğraması, aynı zamanda toprak ekolojisindeki biyolojik çeşitliliği etkileyen önemli bir habitat bozulması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu etkiler sonucu topraklardaki yararlı artropodların azaldığı, buna bağlı ve karşıt olarak hastalık yapıcı zararlıların yaygınlaştığı belirlenmiştir. Bu toprak ekolojisindeki önemli bir dengesizliğin sonucu ve biyolojik çeşitliliğin tarım için zararlı türlerin dominant hale gelmesine etken olan bir süreçtir.

2. Tarımsal Üretimde Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların Kullanılmasının Biyolojik Çeşitliliğe Etkileri

Gübre, ilaç v.b yoğun girdilerin kullanılması sayesinde tarımsal üretimde belirli bir süre sağlanan yüksek düzeyde verim artışının, telafisi mümkün olmayan biyolojik çeşitlilik kaybına yol açtığı ortadadır. Bu durum, toprak sisteminin bozulması ve fakirleşmesi sonucu verim artışının istenilen düzeyde ve kalıcı olarak sağlanamamasına yol açmış, bu da insanoğlunu yeni "çıkış yollarına" yöneltmiştir.

1980'li yıllarda genetik biliminde meydana gelen baş döndürücü gelişmeler sayesinde, insanoğlu canlıların genetik yapılarına spesifik amaçlar doğrultusunda müdahale edebilecek ve

bu şekilde canlı hücreleri "biyoreaktör" gibi değerlendirilerek istenilen metabolik ürünler elde edebilecek duruma gelmiştir. Genetik modifikasyon işlemleri, modern biyoteknoloji uygulamalarının en çok ilgi çeken ve tartışılan şeklini oluşturmaktadır. Bu çerçevede, canlıların genetik yapıları değiştirilerek, "Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO'lar)" denilen özel organizmalar geliştirilebilmekte ve bunlardan genetiği değiştirilmiş ürünler (GDÜ'ler) ya da biyoteknolojik gıdalar elde edilebilmektedir. GDO'lar gıda üretiminin yanında, sağlık sektöründen endüstri sektörüne kadar oldukça geniş bir yelpazede kullanılmaktadır (Özdemir, 2003).

Genetik olarak değişime uğratılmış (genetically modified-GM veya transgenik) ürünler dünyadaki bazı tarımsal sorunlara karsı önemli bir çözüm olarak tanıtılmaktadırlar. Teknolojisinin dünyaca büyük ticari firmaların elinde olduğu bu alan, belirli çevrelerde kuşku ile karşılanmaktadır. Biyoteknoloji firmaları ürünlerinin tarımda kirliliğe neden olan tarım ilaçlarının azaltılmasını ve dünya açlık sorununa bir çözüm getireceğini iddia etmektedirler. Diğer taraftan bu tür ürünlerin çevre ve ekolojik ağlar ile sağlık üzerine olumsuz etkileri olabileceği kaygısı kamu oyunu rahatsız etmektedir.

GDO'ların ve bunlardan elde edilen ürünlerin dünyada gittikçe artarak ilgi çekmesine bağlı olarak, GDO'ların geliştirilmeye başlandığı 1990'lı yılların başından günümüze kadar geçen sürede, bu ürünlere dayalı tarımsal ekim alanının dünya çapında büyük bir artış göstererek yaklaşık 125 milyon hektara ulaştığı belirtilmektedir (James, 2008). Dünya'da GDO'lara dayalı tarımsal üretiminin % 98'ini ABD, Arjantin, Kanada, Brezilya ve Çin yapmaktadır (James, 2004). GDO'ların dünya ölçeğinde zirai ilaçlara ve çeşitli tarım zararlılarına karşı dayanıklı soya, mısır, pamuk, kolza, patates, tütün, çeltik, domates gibi tarım ürünleri ile bunların türevi niteliğindeki gıdalar olmak üzere geniş bir çeşitlilikte kullanıldığı bilinmektedir (James, 2008). GDO'ların ekimi en fazla ABD ( %57,7), Arjantin ( %19,1) Brezilya (%15), Hindistan (%6,2), Çin (%3,8), Paraguay (%2,6), Güney Afrika (%1,8)'da yapılmakta; zirai ilaçlara ve çeşitli tarım zararlılarına karşı geliştirilen dayanıklı soya (% 51), mısır (% 31), pamuk (% 13) ve kanola (% 5) gibi tarım ürünleri Dünya'da üretilen GDO'ların büyük bölümünü oluşturmaktadır (James, 2008).

tarim12aGDO'ların Tarımsal Üretim Amaçlı Kullanım Şekilleri:

Herbisit Toleranslı Gruplar:

Yabancı otlarla yürütülen kimyasal mücadele sırasında, kültür bitkilerinin kullanılan kimyasallardan zarar görmesini önlemek için, herbisite tolerans gösterebilecek yetenekte GDO'lar geliştirilmekte ve en yaygın şekilde bunların ekimi yapılmaktadır. Bu şekilde, mısır, çeltik, tütün, kolza, buğday gibi çeşitlerinin tarım bitkileri başta DDT olmak üzere bazı ot öldürücü ilaçlara tolerans göstermesi sağlanabilmektedir. Avrupa Birliği'nde ticari olarak yetiştirilen bir yağ bitkisi olan kolza ve mısır genetik olarak değiştirilmiş olup güçlü bir yabancı ot öldürücü ilaca karsı dayanıklıdırlar. Bu özellik nedeniyle herbisit (ot öldürücü) uygulanmış bir alanda diğer bitkiler ölürken bu yeni tür bitkilere bir şey olmamaktadır..

Böceğe Dirençli Ürünler:

Birçok bitkisel ürün günümüzde böceklere zehir etkisi oluşturan genleri kapsar şekilde geliştirilmekte ve ticari olarak pazarlanmaktadır. Bacillus thurigiensis isimli bir toprak bakterisinden alınan genlerin mısır, patates gibi transgenik bitkilere aktarımı yoluyla bu bitkilere zarar veren lepidoptera larvaları (kelebek türleri) bitkiler tarafından üretilen Bt-toksin yardımı ile öldürülmektedir. Biyoteknoloji firmaları bu tür bitkilerin insektisit gereksinimini azaltacağı için çevreye yararlı olacağını belirtmektedirler.

Strese (Sınırlaycı Çevresel Faktörlere) Dayanıklı GDO'lar:

Gen aktarımı yoluyla tarım bitkilerinin gelişmeyi sınırlayıcı çevresel faktörlere (stres faktörleri) toleransının genişletilmesine çalışılmaktadır. Bu kapsamda, yaygın gen aktarımlı karnıbahar mozaik virüsü 35S 'ten aktarılan bir genle oksijen radikallerine karşı dayanıklı tütün bitkisinin üretilebilmekte, ekmek mayasından aktarılan bir genle kuraklığa dayanıklı gen aktarımlı bitkilerin elde edilebilmekte, bira mayası bakterisinden aktarılan genle tuza toleranslı domates, kavun ve arpa çeşitlerinin geliştirilebilmekte ve Pseudopleuronectes americanus balığından alınan antifiriz proteinin kodlanmasından sorumlu genle dona dayanıklı domates ve tütün bitkilerinin üretilebilmektedir (Özdemir, 2003).

Kalite Faktörleri Artırılmış GDO'lar:

Tarımsal biyoteknolojinin yaygın olarak kullanılan diğer bir uygulama şekli, genetik modifikasyon yoluyla tarım ürünlerinin ürün kalitesinin artırılmasıdır. Bu amaçla, meyve olgunlaşma süreci değiştirilebilmekte, ürünlerin raf ve depolama ömrü uzatılmakta ve aroma içeriği düzenlenerek gıda değeri iyileştirilebilmektedir (Öktem, 2000:36). Böylece, hem dağıtım sırasında meydana gelebilecek ürün kaybının azaltılması hem de gıda değerinin iyileştirilmesi mümkün olmaktadır. Bu kapsamda, "beta karoten (provitamin A)" üretiminden sorumlu gen, prince aktarılarak, sözü geçen vitamini üreten "altın pirinç" olarak nitelenen gen aktarımlı ürünlerin ekimi yaygın şekilde yapılmaktadır (Özdemir, 2003).

GDO' ların bitkisel ve hayvansal üretimde ve diğer alanlarda kullanılmasının sağlayabileceği pratik faydaların yanında, doğal sistemlerde yol açabileceği olumsuz etkiler büyük endişe yaratmaktadır. GDO' ların neden olabileceği olumsuz etkilerin kaynağını, sözü edilen ürünlerin çevreye salımı durumunda kontrolsüz tozlaşma, gen kaçışı ve yabani hibritleşmeden doğabilecek riskler oluşturmaktadır. Bu durum, herhangi bir özellikle ilgili olarak modifiye edilen "yabani genin" diğer canlılara ve başka türlere geçme olasılığını doğurmaktadır. Böyle bir durumda biyolojik çeşitliliğin uzun vadede telafisi mümkün olmayan etkiler altında kalması kaçınılmaz hale gelmektedir (Özdemir, 2003).

Biyolojik çeşitlilik, genel olarak doğal sistemlerdeki ekosistemlerin, türlerin ve tür içi bireylerin gösterdiği çeşitlilik olarak değerlendirilmekte ve biyolojik zenginliğin temel göstergesi olarak kabul edilmektedir ( Freeman ve Herron, 2002; Keeton ve Gould, 1999).

Dünya'da çok sayıda araştırma sonucunda, GDO' ların çevre, dolayısıyla biyolojik çeşitlilik üzerinde bazı olumsuz etkilerinin olduğu ortaya konulmuştur. Bunlar, GDO' ların özelliklerinin gen kaçışı, yabani tozlaşma, yapay gen transferi ve melezleşmeye bağlı doğal sisteme bulaşması ve birikmesi, zararlılarda dayanıklılığın artmasına bağlı olarak "süper yabani türlerin" ortaya çıkması, bitkilerde dayanıklılığın gerilemesi, hedef olmayan türler ile yararlı böcek türlerinin zarar görmesi, GDO genlerinin toprak ve su ekosisteme geçmesi, tek tipleşme (monokültürleşme) şeklinde özetlenebilir (Altieri, 2001; Arriola ve Ellstrand , 1996; Fairbairn, et al., Jutaprint, 1996; 2000; Haktanır, 2000; Quist, 2007; Pusztaı ve Bordocz, 2007).

GDO'lardan Ekosisteme Gen Kaçışı ve Melezleşme Riski:

GDO'ların ekosistem üzerindeki en yaygın olumsuz etkisini, polenlerinin yayılması ya da tozlaşma etkisiyle genlerinin çeşitli şekillerde çevreye bulaşması riski oluşturmaktadır. Genetiği değiştirilmiş tarımsal çeşitler ile bunların yakın akrabaları arasında doğal tozlaşma yollarıyla melez çeşitler ortaya çıkabilmektedir. Paul Arriola ve Norman Ellstrand isimli araştırmacılar, yaptıkları deneysel çalışma ile genetiği modifiye edilerek herbisite dirençli hale getirilmiş Kaba darısından (Sorghum bicolor) bu türün yakın akrabası olan Halep darısına (S. Halepense), melezleşme sonucu gen kaçışının gerçekleştiğini göstermişlerdir (Freeman ve Herron, 2002: 423). Bu durum, genetiği değiştirilmiş çeşitlerin özelliklerinin tozlaşma sonucu kolaylıkla yakın akrabalarına bulaşabileceğini göstermektedir.

1993-1997 yılları arasında, Almanya'da gen aktarımlı mısır bitkisiyle yapılan bir kontrollü deneyle, GDO'lardan diğer organizmalara gen kaçışı gösterilmiştir. Bu çalışmada, belirli bir alana herbisite dirençli işaretlenmiş mısır, diğer bir alana ise yabani türlerin ekimi yapılmış ve deney alanının etrafında polenlerin kaçışını izleyebilmek için geniş bir alan bırakılmıştır. Ekim sonunda, gen aktarımlı mısır polenlerinin geniş bir alana yayıldığı gözlenmiştir. Böylece, kontrol dışı gen kaçışı ve yatay gen transferi bulgulanmıştır (Fischbeck, 1998). Aynı araştırmada, gen kaçışı sonucu, GDO'lar ile kültür bitkilerinin özelliklerinin karışmasının, yol açabileceği tarımsal üretim risklerine de dikkat çekilmektedir.

Tozlaşma sonucu oluşan melez çeşitlerinin kültür bitkilerinden herbisit direnç özelliğini, yabani türlerden ise hızlı çoğalma özelliğini alarak, ortamda baskın hale gelmelerinden ve "Süper yabani" çeşitlere dönüşmelerinden korkulmaktadır. Doğada bazı bitki türlerinin bu tür ilaçlara direnç kazandığı ve doğal özellikleri nedeniyle kültür bitkileri ile rekabet edip onları alandan "silebildiği" bilinmektedir. Bu bağlamda, böcek ilaçlarına dirençli Kolza bitkisindeki direnç geninin, melezleşmeye bağlı olarak yabani turpa ve zararlı otlara geçmesi sonucu, zararlılarla kimyasal mücadelenin olanaksız hale geleceği belirtilmektedir (Pelt ve diğerleri, 2002:139).

Hedef Olmayan ve Yararlı Organizmaların Zarar Görmesi:

İlaçlara ve tarım zararlılarına karşı dayanıklı hale getirilen GDO'ların özelliklerinin diğer organizmalara geçme tehlikesinin bulunması, ekosistemdeki yararlı türlerin de zarar görebileceğini gündeme getirmektedir.

Tarlalardaki yabancı bitkiler değişik türde böcek, kus ve memeliler için besin ve habitat özelliğindedirler. Çiftlik arazileri, kültür bitkileri yanında çok değişik türler halinde değişik bitki ve bunları habitat (yaşam ortamı) olarak kullanan mikroorganizma ve böcekleri kapsamakta ve bu özellikleri ile doğal yasamın sürdürülmesi bakımından yaşamsal bir rol oynamaktadırlar.

Şayet tarlalardaki tüm yabancı bitkiler herbisitler yoluyla ortadan tümüyle kaldırılırsa birçok böcek ve kus türü yasama olanağı bulamayabilir. Esasına bakılacak olursa biz insanların yabancı bitki veya yabancı ot olarak tanımladığı kavram tamamen tarımsal literatüre uygun bir tanım olup yetiştirilmeye çalışılan bir ürünün yetişme ortamında gelişen başka bir tür "yabancı" olarak tanımlanmaktadır. Yine tarımsal arazi sınırlarında yaşamakta olan yaban türleri de tarımsal alanlarda yapılan işlemlerden etkilenmektedirler. Zira Bt geni içeren bu tür transgenik bitkiler üzerindeki asalakları yiyen bu yararlı böcekler ortadan kalkabilirler. Son araştırmalar monarch kelebeği gibi polen dağılımında etken olan güzel kelebek türlerinin (hedef alınmayan canlıların) transgenik bitki türlerinin (örneğin Bt-mısır)polenleri ile beslenmesi durumunda öldüklerini göstermektedir. Bu nedenle Bt-ürünleri yararlı böcek populasyonları üzerine zararlı olmanın yanı sıra bu böceklerle beslenen kus ve memeli türleri için besin zincirinin çökmesi nedeni ile etkili olabileceklerdir. Bu çerçevede, Bt mısır polenleriyle beslenen kral kelebeği larvalarının zarar gördüğü orta konulmuştur (Sears ve diğerleri, 2000).

Transgenik uygulamalara yönelik yaygın bir örnek roundap ticari ismiyle piyasada satılan bir yabancı ot öldürücü olan glyphosate (herbisit) ve bu ilaca dirençli soya fasulyesi kullanımı ile bakteriyal toksin geni içeren(Bacillus thurigensis ) ve zararlı böceklere karşı dirençli "kılınan" Bt-mısır ve Bt-pamuktan bahsedilebilir. Geniş alanda mevcut tarlaların glyphsate ile spreylenerek ilaçlanması sonucunda mühendislik ürünü olan ilaca dirençli soya bitkilerinin dışındaki her tür bitki ortadan kaldırılmaktadır. Yerel ve bölgesel biyoçeşitliliğin tekrar dengelenmesi yıllar alacağı, fakat bazı bilgisayar modellemelerine göre de bitki ve hayvan populasyonlarının azalacağı öngörülmektedir. Bt toksini hasattan sonra toprak parçacıklarına bağlanarak dirençli olmakta ve toprak mikroorganizma populasyonlarını değiştirebilmektedir. Ancak bu gibi çalışmaların varlığına rağmen Bt'nin çeşitlilik üzerine olan uzun erimli etkileri bilinmemektedir.

Yakın bir zamanda İrlanda'da yapılan uzun süreli bir araştırma sonucunda GD patatesle beslenen farelerin bağışıklık sistemlerinin zarar gördüğü ve 34. nesilden itibaren üreme fonksiyonlarının bozulduğu belirlenmiştir (Pustai and Bardocz, 2007).

Sonuç

Gen aktarımlı bitkilerin kullanımının yol açabileceği çevresel etkiler genel olarak ele alındığında, bütün biyoçeşitliliğin tehdit altına girebileceği söylenebilir. Ekosistemin yapısı ve işleyişinin karmaşıklığı dikkate alındığında, GDO'ların doğal çevrede yol açabileceği olumsuz etkilerin gerçek boyutları ancak uzun zaman geçtikten sonra anlaşılabilecektir. Bu nedenle, GDO'ların ileride ortaya çıkabilecek potansiyel etkilerinin daha fazla olacağı söylenebilir. Bu durum, çevresel açıdan zaten sorunlu hale gelen tarımsal üretim sisteminin sürdürülemezliğini iyice körükleyebilecek bir etki oluşturmaktadır.

Prof. Dr. Koray Haktanır, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak Bölümü Emekli Öğretim Üyesi

Yrd. Doç. Dr. Oğuz Özdemir, Muğla Üniversitesi Eğitim Fakültesi

Ocak-Mart 2010

Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta
 
© 2010 BÖLGESEL ÇEVRE MERKEZİ - REC TÜRKİYE       Web uygulama