Pazar, Mayıs 20, 2012
EDİTÖRDEN | Çevre örgütleri ve seçim
Share to Facebook Share to Linkedin 

Çevre örgütleri ve seçim

Nafiz Güder

“...bir milletvekili adayı karşıladı bizi, anlattık, ‘buyurun çay, kahve için’ dedi, ‘yok, sizin de bizim de işimiz var’ dedik, ‘manifestomuz budur.’ Bir jesti gözümden gitmiyor, sekreter hanıma manifestoyu uzattı, ‘dosyaya kaldır,’ şeklinde!” Bu alıntı, Açık Radyo’nun 11 Haziran’daki Açık Gazete programında, Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA) Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Çelik Kurtoğlu ile TEMA Çevre Manifestosu üstüne yapılan söyleşiden; Kurtoğlu, bir siyasî partinin ilçe merkezine yaptıkları ziyareti anlatıyor.

0a1a
SİVİL TOPLUM EYLEMDE: Giderek daha çok sayıda insan çevre sorunlarına karşı harekete geçerken, seçim ortamında siyasilerin dikkatini çevreye çekme konusundaki girişimler yetersiz kalıyor.
(fotoğraf: NAFİZ güder)

Genel seçime kısa bir süre kala, ülkemizde çevre alanında çalışan sivil toplum kuruluşları (STK) içinde, seçime ve siyasî partilere yönelik çalışma yapanların, çevre konusundaki taleplerini siyasîlere iletenlerin sayısı giderek artsa da siyasîlerle temas kuranların karşılaştığı muamele muhtemelen yukarıda verilen örneğe benziyordur.

Sivil çevre örgütlerinin, seçim vesilesiyle hem topluma, kendi mensuplarına ve destekçilerine; hem de ülkeyi yönetmeye talip olan milletvekili adaylarına mesajlar vermesi ve çevre ile ilgili taleplerini iletmesi, bizce bir STK’nın önemli işlevlerinden birisi. Esasen, iletişim kurulması gereken hedef gruplar içinde toplum ve siyasetçiler iki önemli kümeyi oluşturuyor.

Yeşil Ufuklar’ı hazırladığımız aylarda, REC ekibi olarak, ulusal ölçekteki çevre STK’larının seçim dolayısıyla özel bir çalışma yapıp yapmadığını saptamaya çalıştık. Hem olabildiğince çok kuruluşun web sitesini ve basında çıkan haberleri taradık; hem de çevre STK’ları ve uzmanlarla bağlantı kurup tespit ve izlenimlerini aldık.

Seçim öncesi harekete geçen STK’ların seçmenlere verdiği mesaj ağırlıklı olarak ‘çevreyi gözetmeyen partilere oy vermeyin’ şeklinde. Benim anımsadığım en eski ve sanırım uzun süre boyunca da tek örnek, Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin 1991 genel seçimi öncesi yürüttüğü ‘oyunuzu çöpe atmayın’ başlıklı kampanya idi. Ancak, Mercek bölümündeki ‘Çevreden muaf siyaset’ başlıklı yazımızda da okuyacağınız gibi, siyasî partilerin seçim programlarında çevreye bakışları pek umut verici değil. Bu, hemen bütün partilerin ortak niteliği. Hâl böyle olunca, ‘çevreyi gözetmeyen partilere oy vermeyin’ çağrısı gerçek hayatta pek karşılığını bulmuyor; ‘çevreyi öncelikli bir sorun olarak gören’, iktidar olduğunda önce çevre sorunlarına eğilecek bir parti zaten yok.

Bununla birlikte Türkiye’de giderek artan bir çevre bilinci var. Sadece türleri ve habitatları korumanın etiği boyutunda değil; çevresel bozulmanın, ülkemizin ve gezegenimizin geleceği açısından yaşamsal öneminin kavranması söz konusu. Çevreyi önemseyen kitle, seçim dışındaki ortamlarda, imza kampanyaları, yürüyüşler, protestolar, basın bildirileriyle sesini duyuruyor ve taleplerini yöneticilere iletiyor.

Ancak normal ortamdaki girişimler genel olarak; çevre açısından zararlı olabilecek, yasa taslaklarına, idarî karar ve uygulamalara; ya da özel sektörün yaptığı çevreye zararlı yatırımlara karşı tepki gösterme şeklinde, yani edilgen olması. Sürekli tepki göstermek ya da eleştirir konumda olmak yerine daha etken olan, örneğin nasıl bir çevre yasası istediğini, nasıl bir enerji, tarım ya da turizm politikası istediğini, havza ve su yönetimi konusundaki taleplerini siyasî partilere, milletvekili adaylarına ileten sivil çevre kuruluşları nın artması ise, kalıcı çözümler üretilmesi için yaşamsal bir gereklilik, sivil toplumun canlılığının bir belirtisi. Kamuya yansımasa da, konularında uzman kimi çevre kuruluşlarının, örneğin deniz hukuku ve denizlerimizin korunması için gerekli stratejilerin belirlenmesi konusunda canla başla çalıştığını biliyoruz.

Seçim ortamı, hem topluma hem de STK’lara, yönetime aday olan siyasîlerden kendi ilgi alanları doğrultusunda ‘söz alma’ fırsatı sunuyor. Siyaset arenasında verilen vaadlerin yerine getirilmesinin garantisi olmasa da, çevre konusunda taahhütte bulunmuş bir parti veya aday, sözlerini yerine getirmediğinde, sivil toplumun ve seçmenin ‘hesap sorma’ hakkı doğmuş olur; herhangi bir taahhütte bulunmamış bir siyasetçiye ise ancak tepki gösterilebilir.

Bu bağlamda çevre örgütlerinin tek tek ya da toplu olarak taleplerini 22 Temmuz öncesinde siyasîlere aktarması önemli. Zaten yürütülen lobi ve savunuculuk çalışmaları nın seçim vesilesiyle tekrar toplumun gündemine getirilmesi, kalıcı çözümler için siyasî destek sağlanması açısından önemli ve güçlü bir fırsat sunuyor. Çevre örgütlerinin bu fırsatı iyi değerlendirmesi gerekiyor.

Görüştüğümüz bazı uzmanlar, seçim erkene alındığı için çevre örgütlerinin ‘hazırlıksız yakalandığı’ yorumunu yaptı. Oysa seçim normal takviminde, yani Kasım’da yapılacak olsaydı bile, bir çevre örgütünün hazırlığını çok daha önceden yapması, seçimin erkene alınmasına karşı da hazırlıklı olması beklenir.

Bir kentsel çevre derneğinin yetkilisi, “gelin adayların önüne çevre, insan hakları, kültürel haklar vs. hakkında taleplerimizi ileteceğimiz bir sözleşme koyalım,” çağrısında bulundu ama, dergimizin hazırlık aşamasında henüz somut bir adım yoktu. Doğal çevre konusunda çalışan bir vakfın yöneticisi, “çevreci STK’ları arası asgâri müştereklerin çok olduğunu ancak bu seçimlerde geç kalındığını,” ifade ettikten sonra, “gelecek seçimler için şimdiden bütün çevre STK’larının bir komisyon oluşturup öneriler paketi hazırlamasını,” teklif ediyor. Çevre alanında çalışan bir akademisyen ise, seçim sonrası bakanlıkla çalışacak olan STK’ların, ‘çevreyi önemsemeyen partiye oy vermeyin’ mesajını açıkça söylemekten çekineceğini düşünüyor. Bir diğer uzman da, gündemdeki diğer siyasî gelişmelerin ağır basmasıyla sivil toplumun, milletvekili adaylarına ortak bir talep iletmeyi geri plana attığı görüşünde.

GFK Türkiye ve Arya Sponsorluk’un, küresel ısınmayla ilgili düşünceleri ve çevre konularında özel sektörün yürüttüğü faaliyetleri değerlendirmek için 16 ilde yaptığı ve Haziran’da açıklanan araştırmaya göre, Türkiye’de her üç kişiden biri (%34.1), küresel ısınmayı hayatındaki en büyük tehdit olarak görüyor. Bu hiç de azımsanacak bir oran değil, hem de savaş, terör, yoksulluk gibi tehditlerin daha alt sıralarda yer aldığı düşünülürse.

Tabloya bu açıdan baktığımızda, çevre örgütlerinin, seçimden önceki son haftalarda, partilere ve milletvekili adaylarına yönelik somut taleplerde bulunması daha da önem kazanıyor. Çevre örgütleri böylece, küresel ısınmayı en büyük tehdit olarak gören bireylerin beklentilerini temsil ederek toplum nezdinde daha çok saygınlık kazanabilir ve tabanlarını genişletebilir.

Nisan-Haziran 2007

Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta
 
© 2010 BÖLGESEL ÇEVRE MERKEZİ - REC TÜRKİYE       Web uygulama