Tehlikedeki Güvenlik
Pavel Antonov | Robert Nemeskeri | Daniela TuchelÇevre tahribatı ile doğal kaynak kıtlığı, ekonomik sorunlar, yetersiz yönetimler ve toplumlar arasındaki gerginliklerin de etkisiyle ulusal güvenlik sorununa dönüşebiliyor.
Bundan tam 20 yıl önce, 1984 yılının 3 Aralık gece yarısını biraz geçe, dünyadaki en trajik sınaî kazalardan birinde, binlerce insan hayatını yitirmişti. Union Carbide böcek ilacı fabrikasının bir vanasından sızan zehirli metil izosiyanat gazı, Orta Hindistan’daki Bhopal şehrinin binlerce sakinini öldürdü. İnsan hayatına ve sağlığına inen bu büyük darbe, çevre kazalarının insan güvenliğine ne denli büyük bir tehdit oluşturduğunu gözler önüne seriyordu.
Günümüzde ise, çevre ile güvenlik arasındaki ilişki çok daha geniş bir perspektiften yorumlanıyor. Kaynak yetersizliği ve doğa tahribatı sonucunda ortaya çıkabilecek çatışmalar, bir hayalet gibi üzerimizde dolanıyor. Buna karşılık, yakın geçmişte Balkanlar’da görüldüğü gibi, paylaşılan bir çevreye verilen zararın doğurduğu ortak kaygılar, anlaşmazlıkların çözümünü ve barışı hızlandıran bir etken de olabiliyor. Hükümetler ve uluslararası kuruluşlar, uluslararası anlaşmalar yardımıyla çevresel riskleri azaltmanın yollarını arıyor. Bu tür anlaşmalar, paylaşılan çevresel kaynaklar konusunda ortak sorumluluk ve hakları tanımladığı gibi, çevresel tehditler konusunda bilgi erişimini ve bilgi paylaşımını sağlayarak sınır ötesi ortak çalışmalara olanak tanıyor.
Çevre konusundaki kaygıların, ekonomi, maliye, savunma, içişleri ve dışişleri gibi yönetsel konularla eşit ağırlıklı olarak iç içe geçmesi, ulusal güvenliğin, yaşamımızın can damarı olan çevresel sistemleri doğru bir biçimde yönetmemize bağlı olduğu gerçeğinin daha iyi kavranmasını sağlamıştır. Ancak yöneticilerin güvenlik tanımı hâlâ yeterince net değil.
Güvenliğin tanımlarından biri, ‘tehlike ya da korkudan uzak olma’, veya ‘güvende olma hissi’dir. Çevre, makro-ekonomik bir unsurdur, ortak bir varlıktır, yaşamın sürdürülebilmesi açısından en önemli hazinedir. Çevrenin durumu, herhangi bir türün, toplumun ya da ulusun varlığı açısından belirleyici olduğu için, güvenlik açısından da yaşamsal bir önem taşır. 2001 tarihli "Geleceğin Durumu" (State of the Future) kitabının yazarları Jerome C. Glenn ve Theodore J. Gordon’a göre, ‘çevre güvenliği’ iki temel kavramı içine alabilir: a) Hem insan yaşamının destekleyicisi olması açısından hem de salt taşıdığı öz değerler için, çevreye verilen tahribatın giderilmesi; b) Çevrenin, kasıtlı saldırılardan ve kötü kullanımlardan korunarak tahribatının engellenmesi. Birleşmiş Milletler Üniversitesi’nin Milenyum Projesi tarafından basılan kitaba göre, yalnızca bir kaç ülke, düşünce ve eylemi birleştiren resmi bir ‘çevresel güvenlik’ tanımına sahip.
Macaristan’ın uluslararası müzakerecisi Tibor Farago’nun çevre ve güvenlik konusundaki yorumu, uluslararası barış sürecinin temel hedefleriyle paralellik gösteriyor: Nükleer, biyolojik ve kimyasal silahların azaltılması ve bütünüyle ortadan kaldırılması. Farago’ya göre günümüzün çevre ve güvenlik süreci aynı alfabeyi izliyor: ‘A’ nükleer güç santralleri ve atık güvenliği, ‘B’ biyo-güvenlik ve genetik kirlenmeden doğan tehlikelerin giderilmesi, ve ‘C’ kimyasal kirlenmenin önlenmesi.
REC’in baş hukuk danışmanı olan Stephen Stec, REC’in bakış açısını: “Biz, çevresel güvenlik yerine çevre ve güvenlik demeyi tercih ediyoruz, çünkü bu ilişkinin iki boyutu var. Birincisi, toprak, su ve petrol gibi doğal kaynaklar ile diğer çevresel değerlerin ülkeler arasında gerginlik ve çatışmalara neden olması. İkincisi ise, mevcut bir anlaşmazlık süreci içinde çevrenin, iki düşman tarafın işbirliği yapmak istediği bir konu haline gelmesi, giderek diğer alanlarda da anlaşma ve işbirliği için bir başlangıç noktası olmasıdır” biçiminde özetliyor.
Merkezi New York’ta bulunan BM Çevre Programı’nın (UNEP) direktörü Adnan Amin, günümüzün bazı temel kaygılarını ayrıntılarıyla açıklıyor: “Kaynak tahribatı ile insan arasında bir bağlantı var. Kaynaklar üzerindeki rekabet anlaşmazlıklara yol açabilir” diyor Amin. “Örneğin, örgün tarım yapılması sonucu toprak tahribatı oluşabilir. İnsanlar tarım yapabilmek için daha iyi koşullar arayışıyla farklı yerlere taşınmaya başlarlar, bu da çatışma için büyük bir potansiyel barındırabilir; dünyanın bazı yerlerinde bu etnik çatışmaları da besleyebilir.”
Amin’e göre çatışmayı tetikleyebilecek bir diğer çevre sorunu da su kirliliği. "Sağlıksız içme suyu kaynakları nedeniyle insalar hastalanıyor, bu da hükümetlerin harekete geçmediğine dair şikayetlere neden oluyor; bu durum, doruk noktasına ulaştığında, şiddeti tetikleyip bir bölgenin istikrarını bozabilir" Bir çok ülkede ulusal güvenliğin temeli ve potansiyel çatışmanın ana kaynağı, yiyecek üretimi ve dolayısıyla yaşam için bir önkoşul olan suya erişimdir. Bu olgu binlerce yıl öncesine dayanan sulama toplumlarının mücadele vermeye ya da gelişip serpilmeye devam eden Nil’den Japonya’ya kadar çok iyi anlaşılmıştır.
1990’ların başında Balkanlar’ın çok kültürlü bölgesinde yaşanan askeri çatışmanın miraslarından biri de, geri dönen çok sayıdaki mülteci nedeniyle ekosistem üzerinde artan baskıdır. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nden elde edilen 2000 yılı verilerine göre, mülteci olarak kabul edilen 4 milyona yakın insan, eski Yugoslavya’daki savaş sonrasında asıl yurtlarına döndü. Bu durum, bölgedeki doğal sistemler üzerindeki baskıyı artırdı. Bunun yanı sıra, BM Çevre Programı istatistiklerine göre, Bosna-Hersek’teki ormanlık alanın yaklaşık yüzde 20’sine, kara mayınları yüzünden girilememektedir. Arnavutluk ve Makedonya’daki kamplarda bulunan mültecilerin yakacak odun gereksinmesi orman tahribatına neden olmaktadır.
Anlaşmazlıkların önlenmesi ve çözü münde çevrenin üstlendiği rolün en net göstergesi herhalde, 1990’lardaki savaşın ardından iki rakip toplum arasındaki ilk ve en üst düzeydeki hükümetlerarası organ olan, Bosna-Hersek Çevresel Yönetim Komitesi’dir. Haziran 1998’de REC’in Szentendre’deki merkezinde imzalanan Mutabakat Metni, Dayton’dan sonra Bosna’daki bu iki rakip arasında imzalanan en geniş kapsamlı anlaşma olmuştur. 1998’de Sırp Cumhuriyeti’nin kentleşme, altyapı planlaması, bayındırlık ve çevre bakanlığını yürütmüş olan merhum Jovo Basic şöyle diyordu: “Ezelden beri komşuyduk. Aynı havayı soluyor, çoğunlukla aynı sudan içiyor, aynı toprağa basıyor ve aynı hedefleri paylaşıyoruz, öyleyse birbirimize güvenmemiz gerekiyor. Hükümetim adına, Federasyon, Avrupa ve dünya ile işbirliği yapmaya kararlı olduğumuzu övünerek söyleyebilirim.”
REC İcra Direktörü Marta Szigeti Bonifert’e göre, etkili bir sınıraşan yönetim modelinin gelişmesi desteklenerek ve anlaşmazlık durumlarında iletişim sağlanarak, Orta ve Doğu Avrupa bölgesinde çevre ile güvenlik ilişkisi güçlendirilebilir. Devletler ve toplumlar tarafından paylaşılan belli doğal kaynakların akılcı kullanımı ve potansiyel risklerin azaltılması konusunda sınıraşan işbirliği, bölgede huzurun sağlanması ve güvenlik açısından önemli bir araçtır.
Neretva Nehir deltası, Shkoder Gölü ve Batı Stara Planina (Batı Balkan Dağ Silsilesi), paydaşların ülke sınırları ötesinde birlikte çalıştığı bölgeler arasındadır. REC, paylaşılan doğal kaynakların, merkezî ve yerel yönetimler, sivil toplum, bilim adamları ve uzmanlar tarafından birlikte yönetilmesi amacıyla, kapasite ve kararlılığı geliştirmek ve bu konuda bilinci artırmak için çalışmaktadır.
REC, Sava ve Tisza nehirleri, ya da Karpat Dağları gibi, paylaşılan doğal kaynakların birlikte yönetilmesine yönelik uluslararası anlaşmaların yapılması ve uygulanması konusunda aktif rol oynamıştır. Bonifert, REC’in ayrıca, diyalog ve eşgüdümlü çalışma doğrultusunda yasal ve kurumsal yapıları desteklediğini de ekliyor. REC, yeni araçlar yardımıyla sürdürülebilir kalkınmadaki boşlukları dolduracak uluslararası politika süreçlerine kılavuzluk ederken araştıma ve değerlendirmeleri temel almaktadır. Tehlikeli Faaliyetlerde Doğrudan Yabancı Yatırımlar için Yönetişim İlkeleri ile, yerel yöneticiler için Karpat Sözleşmesi Uygulama Kılavuzu buna örnek olarak gösterilebilir.
Balkanlar'daki askeri çatışma sona erdikten sonra, Güneydoğu Avrupa'daki Bölgesel Çevre Yeniden Yapılandırm Programı'nda (REReP) REC itici bir güç işlevi görmüştür. 1999'da katılımcı, esnek ve şeffaf bir süreç olarak tasarlanan bu program, savaş sonrasında Balkan Yarımadası'ndaki çevrenin korunması açısından ululsararası ölçeke dikkat çekti. Son tahminlere göre bölge, çeşitli kanallardan 500 milyon Avro'dan fazla yardım aktı. Szigeti Bonifert, REReP deneyiminin ve başarılarının çok değerli olduğunu söylüyor. Bonidert'e göre "Güneydoğu Avrupa'daki soruna gösterilen ilgi, aktarılabilecek nitelikteki know-how'u kullanacak olan diğer bölgeler için de yararlı olabilir.
Çevre ve Güvenlik Girişimi, BM Çevre Programı, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ile BM Kalkınma Programı (UNDP) tarafından, NATO’nun desteği ile 2002 yılında başlatıldı. EnvSec adı verilen girişim, sınıraşan çevre sorunlarında işbirliğini kolaylaştırmayı, çevresel işbirliği ve sürdürülebilir kalkınma aracılığıyla barış ve istikrarı desteklemeyi amaçlıyor. EnvSec, Orta Asya, Kafkaslar ve Güneydoğu Avrupa’yı kapsıyor.
EnvSec raporlarından birinde, Balkanlar’da çevresel anlamda sorunlu bir çok bölge olduğu belirtilmiştir. AGİT’in ekonomi ve çevre işleri koordinatör yardımcısı olan Marc Baltes sorunlu bölgeleri, “yüksek nüfus yoğunluğu ya da kentleşme, sosyo-ekonomik baskılar, zayıf yönetsel yapılar ve toplumlar arasındaki gerilimle birleştiğinde ortaya çıkan ulusal güvenlik kaygıları,” olarak tanımlıyor.
Güneydoğu Avrupa’daki uluslararası kuruluş ve hükümetlerin uzmanları, eylül ayında Üsküp’te yapılan iki günlük bir toplantıda, EnvSec’in bölgedeki öncelikleri üzerinde uzlaşmaya vardı. EnvSec’in bölge için hazırladığı çalışma programına göre, girişim 2005-2006’da tehlikeli faaliyetlerin sınıraşan risklerini kontrol altına alma ve azaltma konularına odaklanacak. Program, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Makedonya, Sırbistan ve Karadağ ile geçici olarak BM yönetimi altında bulunan Kosova’da, madencilik sektöründeki projeleri de kapsayacak. Yakın gelecekte küçültülmesi, uzun vadede ise doğal durumuna döndürülmesi hedeflenen, Makedonya’daki Lojane madeninde bir fizibilite çalışması planlanıyor. Bunun yanı sıra sınır ötesi çevre denetimi ve erken uyarı sistemleri de geliştirilecek.
Taslak programa göre, sınıraşan doğal kaynakların yönetimi EnvSec’in Balkanlar’daki ikinci önceliği. Tisza nehir havzası için planlanan çevresel değerlendirme, aslında ‘çevrenin durumu’ üzerine ayrıntılı bir rapor olacak. Devlet, halk ve iş dünyası arasındaki ilişkiler, Sava nehir havzasının yönetimini iyileştirecek ve sivil katılımın artmasını sağlayacak. Koruma altındaki alanlar arasında oluşturulacak bir ağ da, Karpat ve Alp bölgelerindeki örnekleri izleyerek, Balkanlar’da sınıraşan biyolojik çeşitlilik yönetimini geliştirecek.
EnvSec ortakları, Güneydoğu Avrupa için çevre, güvenlik ve diplomasi konularında bir lisansüstü program da planlıyor. Kurs, Budapeşte’deki Orta Avrupa Üniversitesi ile işbirliği yapılarak düzenlenecek. “Çevre idarî sınır tanımaz,” diyor Makedonya çevre ve altyapı planlama bakanı Ljubomir Janev.
“Çevre ve güvenlik konusunda yapılan çalışmalar en azından, kısmen de olsa, çevreyi etkileyen etkinliklerin beraberinde getirdiği riskleri azaltmaya odaklanmalıdır,” diyor Stec. Tesislerde ve sorunlu bölgelerdeki yatırımların aslında yapılan yatırımın riski artırdığı ve Tisza Nehri’nde kirliliğe yol açtığı, 2000 yılındaki talihsiz Baia Mare kazasının aksine riski azaltacak biçimde yapılması gerekiyor. Stec, bütün yatırımların, özellikle de sınıraşan etkiye sahip olanların, REC’in geliştirmiş olduğu sağlam yönetim ilkelerine sadık kalarak, dikkatle yapılması gerektiğini söylüyor.
Gaz Maskesi
Bir kaç saat içinde sokaklar binlerce cesetle dolmuştu,” 1984’te Hindistan’ın Bhopal şehrindeki Union Carbide tesisinde yaşanan zehirli gaz patlamasını betimleyen satırlardan yalnızca birkaçı.
Fotoğrafta, Bhopal’deki gaz faciasının kurbanları, yine Bhopal’de 27 Eylül 2004 tarihinde, facia davasının görüldüğü sırada düzenledikleri bir gösteride, Union Carbide’ı sonradan satın alan Dow Kimya Şirketi aleyhine sloganlar atarken görülüyor. Kurbanlar, şirketin kovuşturulmasını ve şirket aleyhine açılan ceza davasının Merkezî Soruşturma Bürosu’nun tavsiyesi ile sicile işlenmesini talep ediyor. Pankart yazısı: ‘Dow cezalandırılmalı’
Ocak-Mart 2005
MERCEK
- Belediyeler için adım adım sera gazı salım envanterleri
- İklim Değişikliğinin Farkında Ol!
- Çevre Adalet(sizliğ)i
- Yeni kurallar: yeni oyun
- Gelecek için Hareket Etmeli
- İklim Müzakereleri Rayına Oturdu Mu?
- Cancun'da ilk hafta müzakerelerinin sonuna gelirken...
- Aralık İklimi
KAPAK KONUSU
- Dünyadan iklim dostu yerel yönetim uygulamaları
- Türkiye'den iklim dostu yerel yönetim uygulamaları
- İklimler değişiyor, kentler değişiyor mu?
- Türk özel sektöründe karbon salım yönetimi
- Yeni Ev Ödevi: Karbon Yönetimi
- İklim değişikliğinde son düzlüğe girmeden Dünya ve Türkiye
- Hidroelektrik santrallerinin olası etkileri
- HES’lere karşı hukukun gücü





