AVRUPA tam isabet mi ıska mı?
Istvan Pomaziİklim değişikliği ve sürdürülebilir kalkınma, her zamankinden daha çok gündemde. Bunun sonucunda, çevre sorunlarını çözmek için uzun vadeli hareket etmeye gönüllü bir siyasi istek de ortaya çıkıyor. Ancak Macaristan’ın kıdemli çevre danışmanı Istvan Pomazi’ye göre, eldeki somut çözümler görünüşteki bu istekliliğe kıyasla zayıf.

İlk bakışta, ‘Çevre için Avrupa’ ya da ‘Avrupa için Çevre’ ibareleri ilginç bir sözcük oyunu gibi görünse de, aslında ikisi de önemli süreçleri anlatıyor. İlki Avrupa’nın hem kendisi hem de küresel çevre için çok daha büyük bir siyasî sorumluluk üstlenmesi anlamına gelirken; ikincisi Birleşmiş Milletler’in (BM) öncülük ettiği Avrupa ölçeğinde bir süreç ya da forumu ifade eder. Çevre sorunlarının çözümü, daha uzun süre Avrupa’nın gündeminde olacak. Öte yandan Avrupa, iklim değişikliği ve biyoçeşitlilik kaybı gibi küresel çevre tehditlerin önlenmesinde çok daha fazla katkıda bulunabilir.
Eğer Mart 2007’deki Avrupa Konseyi toplantısını bir kıstas olarak alırsak, siyasî düzeyde istek çok güçlü, ancak henüz somut bir ilerleme yok– ve belli ki somut sonuçlar uzun vadede alınacak. Bu arada Avrupa Birliği’nin, iklim değişikliğiyle mücadele ve biyoçeşitlilik kaybını durdurma konularında zedelenen itibarını da geri kazanması gerekiyor.
Brundtland Raporu olarak da bilinen ‘Ortak Geleceğimiz’in yayımlanmasından 20 yıl sonra dünya, çevresel politikaların son 40 yılındaki önemli tarihleri işaretliyor. Otuz beş yıl önce, içlerinde sadece bir çevre bakanının bulunduğu 100 ülkenin temsilcisi bir Birleşmiş Milletler konferansı için Stockholm’de bir araya geldi. 1972’deki İnsan Çevresi Konferansı’nın katılımcıları, bugün bile hâlâ temel alınan bir çok temel çevresel politika ortaya koydu. Çevre politikası bu konferanstan sonra hem ulusal hem de uluslararası ölçekte kurumsallaştı– örneğin BM Çevre Programı (UNEP) kuruldu, çevre bakanlıkları ve kurumları oluşturuldu, ve çevre alanındaki en önemli yasaların taslakları hazırlandı.
Sonraki önemli adım ise, dört yıl süren müzakerelerin ardından, Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun 1987’de yayımladığı Brundtland raporuydu. Rapor, daha önce yüzeysel irdelenen çevre politikalarının çok daha derinine iniyor; çevrenin korunması, küresel eşitsizliklerin azaltılması ve yoksulluğun giderilmesiyle küresel sürdürülebilirliğin güçlendirileceğini savunuyordu. İlk kez bu raporda ortaya atılan ‘sürdürülebilir kalkınma’ terimi, bugün hem çevre yanlıları hem de karşıtları tarafından düzenli olarak kullanılıyor.
Sürdürülebilirlik’ kavramı hemen bütün tartışmalarda karşımıza çıkıyor gibi, tabî her yerde değil. Anketler, toplumun sürdürülebilir kalkınma hakkındaki bilgisinin çok düşük olduğunu gösteriyor. Üstelik, uluslararası bürokrasi ve çoğu siyasetçi terimi yanlış yorumluyor; örneğin, ‘sürekli ekonomik büyüme’, ‘sürdürülebilir ekonomik büyüme’ ve ‘sürdürülebilir kalkınma’ birbirinin yerine geçen anlamdaş terimlermiş gibi kullanı lıyor.
Kimileriyse, terimin sayılara dökülmesinin çok zor olduğunu, böyle yapılırsa anlamını yitirdiğini söylüyor. Bu noktaya geldiğimizi nasıl anlayabiliriz? ‘Sürdürülebilir kalkınma’nın, ‘sürdürülebilir ekonomik büyüme’ (yani kriz dönemi yaşamadan kalkınma), ‘sürdürülebilir havacılık’ (yani yolcu sayısının ikiye katlanması) ya da ‘sürdürülebilir toplumlar’ (yani olabildiğince çok yeni ev inşa edilmesi) anlamına geldiğini rahatlıkla söyleyebilir. Ancak bu tip terimler tezattır ve anlatılmak istenenin zıddı bir anlam taşır.
Bununla birlikte, gerçek sürdürülebilir kalkınma -eşzamanlı toplumsal, çevresel ve ekonomik ilerleme– pek çok kuruluş için temel nitelikte bir kavram olarak yerleşti. Bu ilerlemeyi ölçmek için, artık sürdürülebilir kalkınma bakanlıkları (örneğin Fransa’da ve İsveç’te), ulusal planlar ve uluslararası zirveler var. Öncü şirketler de ‘üçlü bilanço’ kavramını benimsedi. Kâğıt üstünde ve politika boyutunda pek çok ilerleme olduysa da sürdürülebilir kalkınma hâlâ eleştirilen bir kavram.
Bazı çevrelere göre toplumsal, çevresel ve ekonomik ilişkileri ‘dengeleme’ girişimleri aslında zor kararlardan kaçmanın bir yolu; ya da hiç pazarlık şansı yokmuş ve zaten herkes kazançlı çıkacakmış gibi davrananların öne sürdüğü bir mazeret.
Nihayetinde sürdürülebilir kalkınma, çoğu zaman toplumun geneline anlatılması zor bir kavram. Terimin kendisi ‘üçlü bilanço’ kavramıyla, üç soyut kavramı daha içeren bir soyutlama. 1992’de, bir çok devlet ve hükümet başkanı, Rio de Janeiro’da düzenlenen Dünya Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda bir araya geldi. Konferans sonunda (iklim değişikliği ve biyoçeşitlilik gibi) çok önemli kimi uluslararası anlaşmalar imzalandı ve kapsamlı bir belge olan ‘Gündem 21’ yayımlandı.
Rio+5, 1997’de geçekleşti, yoğun müzakereler ve çeşitli imtiyazlardan sonra, sera gazı salımlarını azaltmaya yönelik mütevazı taahhütlerle Kyoto Protokolü imzalandı. Rio’dan 10 sene sonra Güney Afrika’da Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi gerçekleştirildi, ancak sonucundaki ‘Johannesburg Uygulama Planı’ kararlılıktan uzaktı ve genel olarak hayâl kırıklığı yarattı.
1989-90’da siyasî değişimle noktalanan soğuk savaş döneminin bölünmüş Avrupa’sında çevresel işbirliği ya çok azdı, ya da hiç yoktu. Ancak, Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Almanya’nın birleşmesiyle, çevre koruma alanında yepyeni ve beklenmeyen fırsatlar ortaya çıktı. Büyük bir coşkunun yaşandığı bu dönemde milyonlarca insan, aşırı bir iyimserlikle, sosyo-ekonomik adaletin çok yakında sağlanacağına inanıyordu. Ne var ki, çoğu Orta ve Doğu Avrupa ülkesi, yüksek ekonomik borçlarla, ekonomik bunalımla, yüksek enflasyonla, karmaşık özelleştirmelerle, artan işsizlikle, sosyal güvencesi olmadan karşı karşıya kaldı. Ekmek ile temiz hava arasında seçim yapmaya zorlanan toplumlar tabii ki ilkini tercih edecekti..
Buna rağmen, aynı dönemde olumlu gelişmeler de oldu: uluslararası diyaloglar ve Avrupa ölçeğindeki işbirlikleri güçlendi, UNECE himayesinde pek çok çevresel anlaşma imzalandı. Avrupa Birliği yeni eylem programlarını hazırlamayı sürdürürken (1972’den bu yana beş tane), 1991’de Dobris’de (zamanın Çekoslovakya’sında) ‘Avrupa için Çevre’ süreci başlatıldı. Bugün 27 üyeden oluşan Avrupa Birliği de, 2004’te 10 yeni ülkenin katılımıyla en büyük genişlemeyi yaşadı.
Dünyanın en büyük ortak pazarı olan yarım milyar nüfuslu Avrupa Birliği’ni, kendisinin de yol açtığı küresel sorunların azaltılmasında daha büyük sorumluluk alacak bir yapı olarak görmek önemli. Aslında Avrupa Birliği, Sürdürülebilir Kalkınma’nın güçlendirilmesinde küresel önder olmanın gerektirdiği ekonomik, entellektüel ve kültürel potansiyele sahip.
Diğer yandan, genişlemiş AB, çeşitli ve karmaşık sorunlarla yüz yüze: küresel rekabet (başta ABD ve Çin), artan kurumsal açıklar, itibarını koruma ve sürdürülebilirlik kıstasının gerçekleşmesini sağlarken eski ve yeni üyeler arasındaki ekonomik farklılıkları azaltmakta. Deklarasyon ve belgelerdeki (2001 Gothenburg Stratejisi ve 2006 Yenilenmiş Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi gibi) sürdürülebilir kalkınmayı güçlendirmek ve bunları işler hale getirecek mekanizmalar kurmak AB’nin diğer öncelikleri. Ancak görünen o ki özellikle kâr amaçlı girişimler, sürdürülebilir kalkınma kavramının içini boşaltı yor. Orta ve Doğu Avrupa’nın yeni AB üyesi ülkelerinin, ‘kalkınmış’ Avrupa ile başarılı bir uyum sağlamasının ve yurttaşlarına daha kaliteli bir yaşam sunmalarının tek yolu, AB ve yerel fonların akılcı ve etkin kullanımı olacak. Bu fonların etkin kullanımı, sürdürülebilir kalkınmayı güçlendirmek için fırsat olabilir. Fakat unutmamalıyız ki, küreselleşmenin ve bölgesel entegrasyonun arttığı bu çağda, ‘sürdürülebilirlik adaları’ yaratmak artık imkansız. Bu yüzden, uluslar ve bölgeler arasında kalıcı ve sağlam bir birlik oluşturup bunu gelecek nesillere aktarmak çok önemli, –bu aynı zamanda bazı ahlakî konuların da ele alınmasını gerektiriyor.
Hükümetler, iklim değişikliği ve enerji güvenliği gibi konularda AB içindeki bölünmeyi önlemek için çaba göstermeli; bu konularda hiçbiri yalnız başına başarılı olamayacağı için de müttefiklerini belirlemelidir. Gerek hükümet gerek STK düzeyinde, sürdürülebilir kalkınmayı güçlendirecek kurumların, desteklenmesi de zorunludur.
MERCEK
- Belediyeler için adım adım sera gazı salım envanterleri
- İklim Değişikliğinin Farkında Ol!
- Çevre Adalet(sizliğ)i
- Yeni kurallar: yeni oyun
- Gelecek için Hareket Etmeli
- İklim Müzakereleri Rayına Oturdu Mu?
- Cancun'da ilk hafta müzakerelerinin sonuna gelirken...
- Aralık İklimi
KAPAK KONUSU
- Dünyadan iklim dostu yerel yönetim uygulamaları
- Türkiye'den iklim dostu yerel yönetim uygulamaları
- İklimler değişiyor, kentler değişiyor mu?
- Türk özel sektöründe karbon salım yönetimi
- Yeni Ev Ödevi: Karbon Yönetimi
- İklim değişikliğinde son düzlüğe girmeden Dünya ve Türkiye
- Hidroelektrik santrallerinin olası etkileri
- HES’lere karşı hukukun gücü





