Pazar, Mayıs 20, 2012
KAPAK KONUSU | Kalkınma ve çevre için doğru yatırım
Share to Facebook Share to Linkedin 

Kalkınma ve çevre için doğru yatırım

Wojciech Kosc

Uluslararası finans kurumları, geçiş sürecindeki ekonomilerin gelişmesi için önemli fonlar sağlıyor; ancak eleştiriler bu fonların çevreye yarardan çok zarar verdiğini ileri sürüyor.

alt

Polonya’daki bazı çevre gruplarının, 2004 başında Avrupa Yatırım Bankası’nı (EIB) çevreyi gözetmeden sorumsuzca kredi vermekle suçlaması büyük bir tartışma başlattı. Yeryüzü Derneği (Association for the Earth) ile Polonya Yeşil Ağı'ın (Polish Green Net) raporunda, ülkenin güneyinde bulunan altı küçük nehirdeki taşkın önleme projelerinin başarısız olduğu ve çevreye ciddi ölçüde zarar verdiği öne sürüldü. Çevre gruplarının, bu nehirlerin -mümkün olduğunca- eski haline döndürülmesini talep ettiği tartışma hâlâ sürmekte. Baskı gruplarının en büyük şikâyeti, bir Avrupa Birliği (AB) kurumu olan ve bu projelere 250 milyon avro kredi sağlayan EIB’nin, uygulamalarda AB politika ve yönergelerine uymaması. Polonya Yeşil Ağı’ndan Anna Roggenbuck'a göre, “[EIB] borç olarak verdiği, kamu kaynaklarının hem insan hem de çevre yararına harcanması ilkesine uymalı.”

EIB ise, rapordaki iddiaları reddederek, nehirlerdeki bütün çalışmaların AB standartlarına uygun olduğunu savunuyor. Bankanın iddialara verdiği yanıt, proje alanlarını inceleyen bir EIB müfettiş ekibinin sahadaki incelemesine dayanı yor. Tartışma nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, bir çok Orta ve Doğu Avrupa ülkesinde yaşanan önemli bir sorunu su yüzüne çıkarıyor: kalkınma yatırımları ile, çevre koruma ve sürdürülebilirlik arasındaki çatışma.

AB, 25 ülkeden oluşan bloğun ortak çevre politikasını oluştururken, çevreye duyarlı, sürdürülebilir bir bankacılık ve finans sistemi giderek önem kazanıyor. Bu konu özellikle, ekonomik kalkınmanı n çevre üzerindeki etkilerini hesaplama konusunda deneyimsiz olan aday ülkeler ile AB’nin yeni üye ülkeleri açısından önemli.

Ulaşım altyapısının, su ve atık yönetiminin geliştirilmesi, AB yönergelerinin iç hukuka aktarılması, ve bütün bunların AB’nin katı çevre düzenlemeleriyle uyumlaştırılması ek malî kaynak gerektiriyor. Bu ek kaynaklar, Krakow’da etkin bir kentsel ulaşım sisteminden, Sırbistan’- da iyileştirilmiş su ve kanalizasyon hizmetine dek her şeyi beraberinde getirecek.

Orta ve Doğu Avrupa bölgesinde 'yeşil' finans yaklaşımını benimseyen malî kurum sayısı artıyor. Çevreyi etkileyen iki ana sermaye öbeğini, ticari bankalar ile, bunlardan daha cazip koşullarla, 'yumuşak' krediler veren uluslararası finans kurumları (UFK) oluşturuyor. EIB ile Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD), bölgenin önemli iki finans kurumu. EIB’nin 2004 raporuna göre, bankanın yeni üye ülkelerde yaptığı toplam 2.6 milyar avroluk yatırımın 461 milyon avrosu Balkanlar’a, 119 milyon avrosu yakında üye olacak Romanya ve Bulgaristan’a harcandı. EIB’nin 1990’dan bu yana yeni üye ülkelerde yaptığı yatırım toplam 27 milyar Avro’yu buldu. Rapora göre yatırımların %30-35’i 'çevreyi koruyan ve geliştiren projelere' ayrıldı.

EBRD’nin yıllık raporuna göre, kurumun 2004'te yeni üye ülkelerde ve Hırvatistan'da yaptığı yatırımlar 964 milyon avroyu buldu. EBRD’nin bölgede faaliyete başlamasından bu yana yaptığı yatırımların toplamı ise 9.6 milyar avroya ulaştı; bu yatırımlardan en çok Polonya yararlandı. EBRD'nin 2004'te Güney Doğu Avrupa’da gerçekleştirdiği 1 milyar avroluk yatırımdan en yüksek payı alanlar Bulgaristan, Romanya ile Sırbistan ve Karadağ oldu. Bölgedeki toplam yatırım şu anda 5.1 milyar avro değerinde. Banka, bölgedeki malî payını 2005 yılında %6 ilâ %12 artırdığını belirtiyor.

STK’ların UFK’lara yaptığı baskı giderek artıyor. Orta ve Doğu Avrupa Banka İzleme Ağı (CEE Bankwatch), bölgedeki baskı gruplarının çalışmalarını koordine ediyor. Avrupa Komisyonu'nu (AK) izleyen haber servislerinden biri olan Environmental Daily baş editörü Rick Rowcliffe, EIB ve EBRD gibi UFK’ların, “daha önce ticarî bankalara uygulandığına tanık olmadığımız” bir baskıya maruz kaldığını belirtiyor. “Çevrecilerin, -küresel ölçekte Dünya Bankası da dahil olmak üzere- bu bankaları siyasi anlamda hesap vermeye zorladığını” da ekliyor.

CEE Bankwatch yöneticisi Tomasz Terlecki ise, “UFK’lerin her yaptığı yanlıştı r diye bir kural yok elbette, ancak çoğu faaliyetleri çevreyi olumsuz etkiliyor," diyor. Terlecki, sorunların büyük bölümünün, dev altyapı yatırımlarının finansmanından kaynaklandığını da ekliyor.

“Sihirli bir çözüm yok. Prosedürlerin gerektiği gibi uygulandığından emin olmak için bunları yakından izleyen gözcüler var. Çoğunlukla bir ara çözüm bulmak mümkün. Yollara, boru hatlarına, madenlere karşı olduğumuz düşünülmesin. Ama alternatifleri de düşünmek gerekiyor. Biz de zaten çoğunlukla bunu öneriyoruz."

"Ancak konu, petrol ile balinalar arasında tercih yapmaya gelince uzlaşmamız mümkün değil,” diyor Terlecki; Shell, Mitsubishi ve Mitsui ortak projesi olan Sachalin II’yi kastederek. Sachalin II projesi kapsamında, Rusya’nın en doğusundaki Sakhalin Adası'nda, iki adet gaz ve petrol platformu ile bunlara bağlı, her biri 800 km uzunluğunda üç boru hattı inşası planlanıyor. CEE Bankwatch raporuna göre proje, bölgedeki beyaz balinaları n varlığını ciddi biçimde tehdit etmekle kalmayacak, balıkçılar için önemli olan somonun yaşam ortamını da yok edecek. EBRD çevre müdürü Alistair Clark, bankanın projeyi finanse etmeyi düşündüğünü ancak henüz karar vermediğini söylüyor.

CEE Bankwatch, AB'nin yatırımlarını da eleştiriyor ve EBRD’nin Polonya’ya verdiği bir krediyi örnek gösteriyor. EDRB, 2001'de, domuz üretim şirketi Animex’e 25 milyon dolar kredi verdi, Animex'i kısa süre sonra et sektörünün Amerikalı devi Smithfield Foods devraldı. Çevrecilerin iddiasına göre, şirketin yeni sahibi bu krediyle, et üretim hattını modernleştirmek yerine çevreye ciddi ölçüde zarar veren endüstriyel domuz üretim çiftlikleri kurmaya girişti. Clark, EBRD’nin yalnızca et işleme tesislerinde ortak yatırım yaptığını, bankanın üretim sektörüne bütünsel olarak bakma konusunda dersini aldığını söylüyor.

STK'lar tüm eleştirilerine rağmen UFK’ları hiç takdir etmiyor da değil. Örneğin CEE Bankwatch, EIB’nin geçtiğimiz Haziran'da duyurduğu, yenilenebilir enerji yatırımları için yeni ve büyük miktarlı kredi programını memnuniyetle karşıladı. EIB, yenilenebilir enerji için vereceği kredi miktarını, 2010 yılında AB'deki elektrik üretimine vereceği parasal desteğin %50’si olacak şekilde artı rmayı planlıyor. STK'ya göre bu girişim, 2010 yılında yenilenebilir üretime ayrılmış, yıllık 700 milyon avro anlamına geliyor.

Terlecki, “UFK’ların, özel şirketleri çevresel standartlarını yükseltmeye zorladığını" da söylüyor. Çevre korumanın, AB gündeminin üst sıralarında yer alan ve gelecek için yaşamsal önemde bir konu olmasıyla birlikte, Avrupa’da faaliyet gösteren UFK’ların da çevre düzenlemelerine uymak dışında pek seçenekleri yok. AK Çevreden Sorumlu Vekili Stavros Dimas’ın, Temmuz ayında, AB’nin yeni çevre politikası çerçevesinde yedi tematik stratejiyi AK’ya kabul ettirmesinin ardından çevre konusunda iyi performans sergilemek daha da önem kazanacak.

Bunlardan yalnızca birisini, hava kalitesi stratejisini uygulamanın yılda 12 milyar avroya mal olacağı öngörülüyor. Bu strateji, ülkeler ve işletmeler düzeyinde yüzlerce yatırım kararını etkileyecek; bu da EIB, EBRD gibi kurumlardan, hatta ticarî bankalardan daha fazla parasal desteğe gereksinme duyulacağı anlamına geliyor.

AB’nin daha temiz bir çevre ve sürdürülebilir kalkınma yönündeki kararlılığı, yükselen çevre standartlarını yakalamak isteyen hükümet ve işletmeleri kredi arayışına itiyor. EBRD’nin, toprak ve su kirliliğini azaltması ve bankanın çevre koruma standartlarını tutturması için Hırvat ulusal petrol ve gaz üreticisi INA Rijeka Rafinerisi’ne sağladığı 36 milyon avroluk kredi buna bir örnek. EBRD’ye göre proje, 'petrolün denize sızmasını önleyecek ve havadaki salımlar da dahil olmak üzere kirliliği azaltacak. Proje ayrıca, gaz ve petrol sektöründeki diğer şirketlere örnek olacak.'

EBRD’nin çevre alanındaki bir diğer başarısı da, devlet tarafından işletilen alüminyum devi ZSNP’nin bir işletmesi olan, Slovakya’nın doğa harikası Zdiar Vadisi'ndeki Slovalco konusunda oldu. EBRD yatırımı sayesinde kirlilik yaratan ünitelerini kapatan Slovalco bugün çağcıl bir dökümhaneye sahip. ZSNP, EBRD ile anlaşması kapsamında, hisse satışından elde edeceği gelirin bir kısmını bölgenin çevresini iyileştirmeye ayırıyor. 2006'da tamamlanacak program, tesisin 40 yılı aşkı n süre boyunca bölgede yarattığı çevre tahribatını telâfi etmeyi amaçlıyor.

alt
SICAK TEKNOLOJİ: Slovakya’daki Slovalco aluminyum tesisi
Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın yatırımı sayesinde
çevre dostu yeni bir teknoloji kullanmaya başladı.
(Fotoğraf: Slovakco'nun armağanı)

Finans ve çevre ilişkisi her zaman bir kredi kurumu ile bir şirket arasında olmuyor. Örneğin EIB'nin 2005'de Kosova ve Letonya’da imzaladığı iki anlaşmanın odağı, bankanın misyonu ile uyumlu olarak çevre unsuru idi.

EIB’nin Mart'taki açıklamasına göre banka, EIB ile Birleşmiş Milletler Kosova Geçici Yönetim Misyonu (UNMIK) arası ndaki anlaşma çerçevesinde, 'sürekli ekonomik kalkınmaya dayanan sürdürülebilir ekonomik büyümeye katkıda bulunacak yatırım projelerine malî kaynak sağlayacak.' EIB’den Orlando Arango’ya göre, UNMIK ile yapılan bu anlaşma Kosova’ya açılan bir kapı niteliğinde. EIB'nin, AB üyesi olan hükümetler ya da yönetsel kurumlarla özel anlaşmalar imzalaması gerekmiyor.

EIB, 'Letonya’da çevre, altyapı, bilgiye dayalı ekonominin geliştirilmesi, enerjinin akılcı kullanımı, sağlık ve eğitim tesislerinin kalitesinin yükseltilmesi alanlarındaki' projelere parasal kaynak sağlaması için Letonya bankası Vereinsbank Riga’ya 30 milyon avroluk bir kredi verdi. Banka, kredi kullanıcılarını belirlerken EIB’nin deneyiminden yararlanacak.

Kyoto Protokolü'nün kısa süre önce yürürlüğe girmesi, kapsamı Avrupa sınırlarının ötesinde olanaklar yarattı. REC, Temmuz ayında Japon Uluslararası İşbirliği Bankası ile bir anlaşma imzaladı. Japon şirketleri, REC'in yardımıyla salım ticareti piyasalarında değerlendirilebilecek salım azaltım birimlerine sahip olma fırsatı yakalayacak.

Söz konusu birimler, Yeşil Yatırım Projesi çerçevesinde, salım düzeyleri Kyoto Protokolü hedefinin altında olan ve kullanmadıkları kirletme kotasını diğer ülkelere satma hakkına sahip olan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinden gelecek. Sağlanan gelirin sera gazı salımlarının azaltılmasında kullanılması gerekiyor.

Çevreye duyarlı yatırımlara birçok örnek bulunuyor, yine de STK’lar, kaynakları kamu tarafından sağlanan UFK’ların, en yüksek standartları tutturmasını bekliyor.

CEE Bankwatch'dan Terlecki, “EIB de EBRD de Dünya Bankası da kamu kurumları. İşte bu yüzden, vatandaşlar olarak UFK’ların işleyişinde ve paramızın kullanıldığı yerlerde söz sahibi olmak istiyoruz,” diyor. “Böylece, insanın çevre üstündeki olumsuz etkilerini azaltabiliriz.”

Çevre Bankacılığı: Çoktaraflı Kalkınma Bankaları ve Bunların Orta ve Doğu Avrupa’daki Çevresel Performansları (Banking on Environment: Multilateral Development Banks and their Environmental Performance in Central and Eastern Europe) kitabının yazarı, America Üniversitesi’nden Tamar Gutner’e göre, “[UFK’ların] en büyük kusuru, gizli kapaklı nitelikleri ve hesap vermemeleri.” Gutner, UFK’ların amaçlarının zaman zaman çeliştiğini de ekliyor. “Mesela daha 'kullanıcı odaklı' olmak, böylece ‘ülkeyi sürücü koltuğuna oturtmak’ istiyorlar, ancak diğer yandan ülkeleri, onların önceliği olmayabilecek konuları ele almaya zorluyorlar. Ben, bankanın bir ülkeyi sürücü koltuğuna oturtmasını, taksi şoförlüğüne benzetiyorum. Ülke sürücü koltuğunda oturuyor olabilir ama banka arka koltukta oturmuş sürücüye gidilecek yeri söylüyor ve ücreti de ödüyor.”

Çevre konusuyla ilgilenen yalnızca 'kamu' bankaları değil. Ticarî bankalar da çevre alanında etkin olmaya başladı. Bank Austria Creditanstalt, Emporiki Bank, HVB, Komercni Banka ve Raiffeisen de, BM Çevre Programı Finans Girişimi’nin (UNDP FI), Orta ve Doğu Avrupa yürütme kurulunun mensupları arasında yer alıyor. EBRD’nin başkanlık yaptığı platform, bölgedeki sürdürülebilir finans uygulamalarını desteklemeyi ve yaygınlaştırmayı amaçlıyor. Şimdilik sürdürülebilir finans olanakları konusunda bilgilendirme, çevresel kredilerde risk yönetimi ve kapasite geliştirme konularını ele alan yürütme kuruluna REC de danışmanlık yapıyor.

alt
Polonya’daki Chechlo Nehri’ne yapılan müdahaleler,
Avrupa Yatırım Bankası’nın desteklediği tartışmalı
projelerden biri.
(Fotoğraf: Konrad Kata)

Çevre danışmanlık şirketi Çevresel Kaynakların Yönetimi, 2004'te, çoğu AB kökenli, önde gelen 38 uluslararası ticarî bankanın ne derece 'yeşil' olduğunu araştıran bir çalışma yayımladı. Araştırmaya göre, ticarî bankalar kredi kararlarını verirken, çevre unsurunu gitgide daha fazla dikkate alıyor. Bu bankaların yarıdan fazlasında, toplumsal ve çevresel risk yönetimi konusunda tam zamanlı çalışan üst düzey personel var. Yüzde sekseni ise, çevresel risk yönetimini, dışarıdan uzmanlık sağlamak yerine kurum bünyesinde ele almayı yeğliyor.

Bu çalışma dışında, özellikle Orta ve Doğu Avrupa’ya odaklanan bir başka araştırma 2004'te UNEP FI tarafından gerçekleştirildi. Araştırma kapsamındaki ticaret ve finans kurumlarının yarıdan fazlası, sürdürülebilirlik unsurunun kredi açısından risk (sıfır puan), ya da fırsat (beş puan) olarak değerlendirildiği bir ölçek üzerinde, sürdürülebilirliğe beş üzerinden dört puan verdi.

Sürdürülebilirliği finans sektörü açısından çekici kılan etkenler arasında 'daha çok tanınmak' ilk sırada yer alırken, bunu, toplumsal sorumluluk, maliyetten tasarruf, rekabet gücü, sektördeki eğilimler, sermayeye erişim ve paydaşların talepleri takip ediyor. Yüksek uygulama maliyetlerinin yanı sıra, sağlanan faydayı ölçmenin zorluğu, ortada somut bir işletme örneği olmayışı ve yasal altyapının eksikliği ise başlıca caydırıcı etkenler olarak olarak sıralandı.

alt

Çevre finansmanı alanında proje yöneticisi olarak çalışan Joanna Fiedler'a göre, “[Orta ve Doğu Avrupa] bankaları, çevre korumadan para kazanılabileceğini görür görmez, Avusturya ve Almanya’da yaşandığı gibi, bu işle ilgilenecek.” Fiedler, REC'in Güney Doğu Avrupa’daki Öncelikli Çevre Kalkınma Programı’nı yürütüyor. Balkan çevre bakanlarının 2001-2003 döneminde geliştirdiği program, Güney Doğu Avrupa’da çevre altyapısının yatırım önceliğini belirlemek için, mevcut deneyimlere dayanarak oluşturulmuş, kıstasları, süreç ve mevzuatı tanımlanmış mantıksal bir sistem sunuyor.

Finans sektörünün sürdürülebilirlikten ne kadar para kazanabileceğini değerlendirme konusunda Anglo-Welsh Çevre Ajansı’nın (AWEA) 2004'te yaptığı bir araştırmaya göre, şirketlerin ‘çevresel yönetişimi ile finansal verimliliği' doğru orantılı. Başka bir deyişle, çevreye duyarlı şirketler, parasal açıdan daha başarılı.

Environmental Daily’den Rowcliffe, “kendileri yeryüzünü delik deşik etmedikleri ya da duman tüten dev bacaları olmadığı için bankaların genellikle 'yeşil' ya da en azından yeşilmiş gibi algılandığını” söylüyor. Görünüşe göre UNEP FI ve AWEA çalışmaları da bunu destekliyor. Rowcliffe, “Bu görüşü ifade ettikten sonra, hem çok sayıda bankanın, hem de AB ve diğer uluslararası yetkililerin, bu kadar büyük miktarda parayı yöneten bankaların uygulamalarının çevre açısından büyük önem taşıdığını kavramaya başladığını”, ekliyor.

Ancak, yeşilmiş gibi olmakla yeşil olmak arasındaki farkı, sürdürülebilir finans sağlama, çevre dostu bankacılığın temel ilkelerine uyma, başarılı uygulama ve benzeri bir çok etken belirliyor. Uygulamaları AB'nin çevre düzenlemeleri ile kısıtlanan, sivil örgütler tarafından da sıkı sıkıya izlenen UFK’lar –isteyerek veya istemeyerek- yeşil konulara uyum sağlıyor. ERM raporuna göre, sürdürülebilirlikle ilgili konular, “gerçek kredi risk değişkenlerini temsil ediyor ve bankaların bilançolarını ve müşterilerini somut olarak etkileyebiliyor. Tabii çevreyi de.

Çevre Dostu Hisseler

Toplumsal sorumluluk taşıyan yatırım (TSTY), Orta ve Doğu Avrupa finans dünyasında yeni bir kavram. Merkezi Budapeşte’de bulunan OTP Fon Yönetimi’nde danışman olarak çalışan Natasha Landell-Mills’e göre, bölgedeki şirketlerde TSYT hisse fonu uygulaması başlarsa işler de değişecek.

Macaristan’daki OTP Bankası’nın yan şirketlerinden biri olan OTP Fon Yönetimi, önümüzdeki yıl bir fon uygulaması başlatmayı umuyor. Landell-Mills bunun, malî olmayan kriterlerin hisse senedi analizine sistematik olarak dahil edilmesi açısından Orta ve Doğu Avrupa’daki ilk örnek olacağını belirtiyor: “Söz konusu fonun altında yatan düşünce alışılmamış olduğu kadar basit de: fon; çevresel risk, insan kaynakları yönetimi, müşteri sorumluluğu veya kurumsal yönetişim gibi, şirketlerin sahip olduğu soyut niteliklerin bir analizini, geleneksel malî analizle bütünleştirerek uzun vadeli performans sağlayabilen üstün nitelikli şirketleri seçebilecek.”

Söz konusu fon; OTP Fon Yönetimi, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) ile Landell- Mills’in adını vermediği bir başka Batılı fon yöneticisinin ortaklığıyla yürütülen bir olabilirlik çalışması sonucu elde edilen bulgulara göre oluşturulacak.

Olabilirlik çalışması, Batılı yatırımcıların kullandığı toplumsal sorumluluk kıstaslarının yerel düzeyde uygulanıp uygulanamayacağını inceledi ve bölgenin farklı önceliklerine göre farklı kriterler gerekip gerekmediğini araştırdı. Yapılan analizde, hisse senedi seçimi için uygun kıstasları oluşturmak amacıyla, bölge borsalarında işlem gören kuruluşlara ve bunların toplumsal, çevresel ve kurumsal yönetişim konularında uyguladıkları standartlara bakıldı. Çalışma, bir fonun oluşturulması ve tescili gibi teknik konuların yanı sıra, yatırımcıların böyle bir fondan beklentilerini de araştırdı.

Çevresel yatırım kıstaslarına örnek olarak, bir şirketin sözleşmesinde atık geri dönüşümünün bulunup bulunmadığı, geri dönüşüme sokulan atık oranı, dönüştürülemeyen atıkların nasıl uzaklaştırıldığı ve tehlikeli atıkların nasıl işlem gördüğü sayılabilir. Landell-Mills’e göre, “çevre alanında sorulacak soruların türü, şirketin faaliyet gösterdiği sektöre göre değişebilir.”

TSTY, şirket performansını ölçen katı malî değerlendirmeleri yeni ve niteliksel analizle tamamlamayı amaçlıyor. Bu durumda, şirketin çevresel yaklaşımının yanı sıra sosyal eşitlik ya da kurum içi yönetişimle ilgili uygulamaları da değerlendirmeye dahil edilebilecek. Landell-Mills, kıstasların farklı çevre veya bölgelere uyarlanabileceğini belirtiyor. Orta ve Doğu Avrupa’da özel sektörün toplumsal ve kurumsal sorumluluk konularına aşina olmaması, bu konuların önemsiz olduğu anlamına gelmiyor.

İlginç olan nokta, bazı şirketlerin gerçekten ileriye dönük politikaları olsa da bunları açıklamamaları, çünkü açıklamakta bir yarar görmüyorlar. Landell-Mills bölge toplumlarının, şirketlerin çevresel ve toplumsal tutumlarının pek farkında olmadığını söylüyor.

“Şu anda Batılı yatırımcıları hedefliyoruz, çünkü bu toplumsal ürün için mevcut bir pazar olduğunu düşünüyoruz," diyen Landell-Mills, Doğu Avrupa’daki yatırımcıların da dikkatini çekmeye çalışacaklarını belirtiyor. Fonun öncelikli hedefleri içinde, Bulgaristan, Hırvatistan ve Romanya’nın yanı sıra, bölgenin yeni AB üyesi sekiz ülkesi bulunuyor. Landell-Mills, faaliyetlerin uzun vadede Güney Doğu Avrupa’ya, Ukrayna ve Rusya’ya da yayılabileceğini belirtiyor.

Ekim-Aralık 2005

Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta
 
© 2010 BÖLGESEL ÇEVRE MERKEZİ - REC TÜRKİYE       Web uygulama