Çevre faslı Türkiye için önemli bir fırsat
Nafiz Güder, Evren Toparlak'Gelişmekte olan bir ülkenin, gelişmiş olanların yaptığı hataları yapmadan çevresini kurtarma' anlamı taşıyan Çevre faslının, Türkiye'nin olumlu dönüşümü için önemli bir fırsat olduğunu düşünen Bahçeşehir Üniversitesi Avrupa Birliği İlişkileri Bölüm Başkanı Dr. Cengiz Aktar, Yeşil Ufuklar'ın Çevre faslı konusundaki sorularını yanıtladı.
AB Çevre faslının açılmasının zamanlaması nasıl sizce?
Zamanlama çok fena değil. Ben daha geç açılmasını bekliyordum, çünkü açılış koşulları arasında bir eylem planı var. O eylem planının kotarılamayacağını düşünüyordum. Kotardılar fakat açıklamadılar tabi. Sıfır şeffaflık, bu çok ciddi bir konu. Madem bu iş bu kadar önemli, kamu, bürokrasi konuya bu kadar önem arz ediyor, eylem planının illâ ki paylaşılması lâzım.
Çevre faslı, diğer açık olan fasıllara oranla ''toplumsal bir fasıl'' yani herkesi ilgilendiren bir fasıl. Bu faslın içeriğiyle ilgili toplumla, tüm paydaşlarla, istişare halinde bu işi yürütmek Türkiye için büyük bir fırsattır. Ama akıllarına gelmiyor. Bu, aynı zamanda müzakerelerin özüyle alâkalı bir konu. 'Sahiplenme'yi sağlamak için Çevre faslı bulunmaz bir fırsat. AB işi nedir, ne değildir, ne yapmak gerekiyor, kim ne kadar işin içine girecek, kim elini taşın altına koyacak? Tüm bu soruların cevabı Çevre faslında mevcut. Sivil toplumun, işin bire bir sahibi olacak sanayicilerin faslın müzakerelerine dahil olarak hem içeriğini sahiplenecekleri hem de bu sayede müzakerelerde söz sahibi olacakları bir süreç sözkonusu olan. Bu, Ankara'da kapalı kapılar ardında yapılabilecek bir iş değil. Olsa bile o maya tutmaz. Yasalar, yönetmelikler çıkar, ama kimse onları uygulamaz.
Sorunun başka bir ayağı da var. Üyelik perspektifi giderek kararmış bir adayın Çevre faslında ve diğer çok masraflı, hem malî hem sosyal anlamda söylüyorum bunu, fasılların altından kalkması mümkün değil. Polyannacılığa gerek yok. Maalesef hiç bir hükümet, kendi başına çevresini korumak için rekabet gücünü, istihdamı bir kenara bırakmaz. Kopenhag'da da gördük. İktisadî avantajlarını çevre değişkeni ile yerinden oynatmaz. Avrupalılar'la konuştuğumuzda diyorlar ki, "sizin iyiliğiniz için". Diyeceksiniz ki, "uzun vadede çevre bundan çok zarar görecek". Evet öyle, ama maalesef, ancak ve ancak üyelik perspektifi çok sarih, açık olduğunda, ülkenin önünde durduğunda böyle bir yükün altına girerek 'çevresel bedel'i öder özel sektör, kamu ve toplum. Dolayısıyla, burada üyelik perspektifinin flu olması, muazzam bir engel. Bunun bir örneğini 19. fasıl olan Sosyal Politika ve İstihdam'da gördük zaten. Hükümet, ne kendini, ne de özel sektörü ikna edebildi yapılması gereken işlere. Çevrede de benzer şeyler olacaktır. Bu fasıl, zaten çok uzun süren bir fasıl; Türkiye'nin katılım tarihinin olmayışı nedeniyle, çok daha uzun sürecek.
Açılacak zaten başka bir fasıl olmadığı için açıldığı görüşü de doğru, ama yine de burada yapılmış bir iş var. Onu göz ardı etmemek lazım. Türkiye eylem planın altından kalktıysa, bu bir başarıdır. Bunu yazabilmiş olmak bile bir başarıdır. Hırvatların ki 150 sayfaysa bizimki çok daha fazladır. Ama bir an evvel paylaşılması lazım.
Çevre faslının Türkiye açısından olumlu dönüştürücü etkileri nedir?
Çevre faslının açılması Türkiye için bir nimet. Türkiye'nin üyelik perspektifi açık olsa bu, muazzam bir nimet olurdu Türkiye için. Çünkü bu, 'gelişmekte olan bir ülke, gelişmiş olanların yaptığı hataları yapmadan çevresini kurtaracak' anlamına geliyor. Dünyada bunun bir benzeri yok.
Bulgaristan, Polonya gibi ülkeler çok kirlettiler, Sovyet kirliliğini yaşadılar dolayısıyla adaylar arasında bizim sürecimiz bir ilk. Ama ne kamuda, ne siyasetçilerde, hatta belki sivil toplumda bile bu konuda bir farkındalık yok.
İlk defa gelişmekte olan bir ülke, kirletmeden çevresini mahvetmeden, çevresine sahip çıkacak ve gelişmesini sürdürecek. Çünkü imkânları çok fazla: temiz enerji, organik tarım imkanları muazzam. İnanılmaz bir fırsat penceresi var.
Bazı yeni üyelerde, ülke içindeki aktörlerle müzakereler de büyük önem taşıyordu. Türkiye'de durum nedir? Çevre Bakanlığı bu konuda yeteri kadar aktif mi?
Avrupa'nın şartları belli. Onlara uyum için, müzakere eden adayın elde edebileceği ancak derogasyon, yani geçiş dönemleri, o kadar. Hele yeni üyeler için bu çok önemli. Şimdi 'opt out' ('müktesebatın bir bölümünü bana uygun değil') kavramı eskiden çok yaygındı.Bunu İngilizler, Danimarkalılar, eski üyeler çok kullandı ve hâlâ da kullanıyor. Yeni adaylar için böyle bir şans yok. Müktesebat sonuna kadar uygulanacak. Mesela avro gibi. "avroyu istemiyorum" demek mümkün değil. Çevre için de aynı şey söz konusu. Oyunun kuralı bu. İçeride müzakere dediğimiz tam da o. Burada müzakere edilmesi gereken şu; mesela sanayiyle müzakere ediyorsunuz, o müzakerenin içeriği de "o direktif kabul edilsin mi edilmesin mi" değil. "Ne kadar zamanda kabul edilsin, ne kadara mal olacak, bunun kaynağı nereden gelecek?". Müzakere işte bu.
Çevre Bakanlığı'nın içinde bu konunun ciddiyetini ve nezaketini anlamış bürokratlar mevcut. Fakat hem bakan, hem de hükümetin genelde çevre meselelerine bakışı son derece zayıf ve iptidaî. Burada tipik bir modası geçmiş kalkınmacı model hakim ve onu uygulamaya çalışıyorlar. Bu da Türkiye'nin çevresi açısından bir felaket anlamına geliyor. Alternatiflerle hiçbir zaman ilgilenmiyorlar, çünkü o alternatifler, iktidar partisinin sosyolojik olarak tabanı ile çelişen alternatifler. AK Parti'nin tabanı genelde kırsal kökenlidir ve kırsaldan çıkanlar, kırsalı unutmak ister; kırsalı çağrıştıran herhangi bir kalkınma modeli hiç iyi bir şey değildir onlar için.
Mesela Türkiye'nin katiyen tarımı, hayvancılığı tasfiye etmemesi gerekiyor. Organik tarıma önem vermesi gerekiyor. Temiz enerjilere yönelmesi gerekiyor. Burada istikamet kırsal. Kentleşmenin önünü almak gerekiyor. Çevre Bakanı, Sanayi Bakanı gibi konuşuyor. O kadar ilginçtir ki, dünyanın her yerinde, özellikle gelişmiş ülkelerde, çevre bakanları hükümet içindeki en aykırı bakanlardır; ve diğer bakanlarla pek çok zaman ayrışırlar, ters düşerler. Bizde hiç böyle bir şey olmadı daha. Yani Çevre Bakanı, bir anlamda kraldan daha kralcı Türkiye'de.
Hem içerideki müzakereler anlamında, hem de merkezî ve tek sektörlü yönetimden, 'çevresel yönetişim' diyebileceğimiz sürece geçiş için neler yapılması gerekiyor?
Bu sadece çevre ile alâkalı değil, kalkınma modeli ile alâkalı bir konu. Burada çevre ana taşıyıcı. Çevre bilinci, hassasiyeti ana taşıyıcı, ama bu bir kalkınma modeli meselesi. Burada Türkiye hakikaten tarımını lağvedecek mi, ve kırsalını tamamen çölleştirecek mi? Gidişat bu yönde. Eğer böyle yapılacaksa, çevre, çevre bilinci bu kalkınma modelinin ve onun verdiği tahribatın peşinden koşacaktır. Pek başka birşey yapamaz. Dolayısıyla, bu üst düzeyde, ulusal mutabakatla alınabilecek bir karar. Tabi Türkiye'de, bu konuda ne iktidarda ne muhalefette herhangi bir bilinç, böyle bir niyet, böyle bir arayış var. Ama dediğim gibi, diğer tarafta da, muazzam bir imkân var, yani, kimsenin, hakikaten bize benzeyen ülkelerin elinde olmayan bir fırsat var AB ile olan ilişkimiz dolayısıyla.
Perspektifi belli olmayan bu süreçteki caydırıcı etkenler nasıl kırılabilir? Çözüm AB'de mi Türkiye'de mi? Özel sektörde, AB ile şimdiden uyum sağlamış aktörler kolaylaştırıcı ve cesaret verici olabilir mi?
Siyasî olan bu kararı ne çevreciler, ne de çevre müktesebatından etkilenecek olanlar alabilir. Bunu ancak ve ancak Avrupalı siyasiler alır. Onlar Türkiye'ye yavaş yavaş bir tarih telaffuz edecekler. Yoksa Türkiye katiyen bu direktifleri, yasa ve yönetmelikleri hayata geçiremez.
Uyum için üye olmak gerekmiyor, doğru. Bu sadece çevre müktesebatıyla ilgili değil, aşağı yukarı bütün fasıllar için geçerli. Mesela Tarım faslının açılmasına daha seneler var, ama tavuk ihracatçıları gıda güvenliği mevzuatını bire bir uyguluyor, yoksa Avrupa'ya beyaz et ihraç edemezler. Aynı şey otomotiv sektörü ve diğer ihracatçılar için geçerli. Bu sadece, ihracatçının ihraç ettiği ürünle ilgili bir konu. Bir faslın müzakeresi ve kapanması için katiyen yeterli olamaz.
Peki bu süreci tetikleyecek olan kimdir, ya da nedir? Dışsal bir faktör mü gerekiyor?
Bana öyle geliyor. Ama bu çok, çok zor. Benim, Avrupa Parlamentosu'ndan beklentilerim çok yüksek. Avrupa Parlamentosu'nun bu konuda --"Türkiye'nin çevre potansiyeli" diyelim adına-- bir rapor hazırlaması için senelerdir uğraşıyorum. Türkiye'de muazzam bir potansiyel var çünkü, ve tabii hızla yok olan bir potansiyel bu, ama bu potansiyel var. Böyle bir rapor hazırlarsa eğer Parlamento, --bu biraz Emine Bozkurt'un kadın raporu gibi-- bir kerteriz noktası, bir referans haline gelir. Ve bu, Türkiye'deki sivil hareketi, yani çevreci hareketi çok güçlendirir; çünkü hareket ona sürekli referans vererek ilerler ve yasa koyucuyu o şekilde sıkıştırır. Bu önemli bir fırsat, yeni Parlamento'da belki bir şeyler olabilir.
Eylem planının açıklanmamasının altında yatan bir neden var mı?
Farkında değildirler. Türkiye'de devletin ve siyasetin toplumla bir şey paylaşma adeti yoktur. Halbuki toplumla karşılıklı ve kalıcı fikir alışverişi haline geçebilmek için AB süreci bulunmaz bir fırsattır. Ama maalesef kamuda öyle bir akıl yok. Bence eylem planının açıklanması REC üzerinden yapılabilir mesela. Bu sayede paydaşlarda çevre ve AB konusunda bilinçlenme sağlanabilir. Bu öncü işleri yapanlar yok değil. Buğday, Doğa Derneği, Organik Tarım Derneği... Faslın açılmış olması, tüm bu çabaları katlayabilir.
Katılım öncesi mali fonlarından faydalanıyoruz, fakat meblağları çok düşük. Oysa üye ülkeler, çok daha yüksek meblağlardaki fonlardan faydalanabiliyor. Mali kaynaklar konusunda alternatiflerimiz neler?
Doğru söylüyorsunuz. Katılmadan önce, sadece çevre değil tüm fasıllarda yapılması gereken işler var ve bunlar çok masraflı işler. En masraflılardan biri de çevre. Burada tek kaynak Katılım Öncesi Araç (IPA) değil tabii. IPA'nın kaynağı çok kısıtlı ve sadece çevre uyumuna değil tüm uyum için harcanıyor. Dolayısıyla onu kapasite geliştirme ve kurumlaşma olarak bir kenara koymak lazım. Böylesine zahmetli bir iş için üye olunduktan sonraki fonlar da yetersiz. IPA gibi hibelerle, kredileri ayırmak gerek. Esas uyum kredilerle oluyor hibelerle değil. Hibeler öncü oluyor. Arkadan asıl kaynaklar geliyor o kaynakların hepsi kredi.
Yapılan uyum çalışmalarında eski adayların kullandığı esas kaynaklar krediler. IPA'nın yol göstericiliği ile birlikte, büyük krediler almak mümkün. Bu uyum için öngörülmüş krediler bunlar zaten. Hem AB'nin kendi kredi kaynaklarından hem de uluslararası finans kuruluşlarından. Burada temel kaynaklar şunlardır: 1. Avrupa Yatırım Bankası 2. Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) 3. Avrupa Konseyi'nin Kalkınma Bankası 4. Dünya Bankası. Artı, büyük üye ülkelerin bu işlerde kullanılması için adaylara sundukları hem kaynak, hem uzmanlık var: Alman KfW, Japon Development Agency, İsveçli SIDA, Hollandalı MATRA, Fransız AFD gibi...
Türkiye kredi istese şimdi gider eylem planı doğrultusunda kredi alır. Onlar da bu kredileri verirler. Ama dediğim gibi, orada bir anlaşma olması gerekiyor. "Biz bu uyumu yapacak mıyız, nereye kadar yapacağız, üye olmayacağımız bir toplumun normlarını niye uygulayalım" şuur hali hakim.. Yine başa dönüyoruz, yani perspektifsizlik. Türkiye açısından irade ve bilinç gerekiyor tabi, ama Avrupa açısından da bir siyasî irade gerekiyor; "Türkiye üye olacaktır" diyecek bir siyasî irade. Onu diyemiyorlar. "Türkiye çok iyi çalıştı, onu artık alalım" gibi bir halet-i ruhiye içinde değiller. Fransa zaten "siz ağzınızla kuş tutsanız da üye olamayacaksınız" diyor. Ama Sarkozy gittikten sonra değişebilir tabi.
Çevre faslı bize kaça mal olacak?
Bu konuda çok yaygın bir gayrı ciddiyet gözlüyorum ben. Ülkeyi kapsayan çok derinlemesine bir etki analizi yapılmadı. Mevzuat uygulandığında bu Türkiye'ye kaça patlayacak bunun cevabı yok. Her kafadan bir ses çıkıyor. 60 milyar, 70 milyar, kimi 100 diyor 180, 200 diyenler var. Hakikaten bu konuda bir ciddiyet gerekiyor. Mesela, IPA fonu maliyet etki analizini yapmak içi kullanılabilir. Bunun 10-15 milyon avroluk bir çalışma olacağı söyleniyor. Kamu yetkililerinin ağzından bile rakam duyuyoruz. "Nereden biliyorsunuz?" diye sorsak, cevap veremeyecek, bilmiyor çünkü.
Türkiye bu belirsizlik karşısında bu kadar maliyetin altına girmeli mi sanayisini bu maliyetin altına sokmalı mı?
Akıl tabii ki uzun vadeyi gösteriyor ama gerçekçi de olmak gerek. Hiçbir siyasetçi ne kadar çevre bilinci olursa olsun böyle bir yükün altına giremez, seçim kaybeder çünkü. O sanayi çöker. Dolayısıyla burada sadece fiilî bir uyum gerçekleşiyor, o da ihracatçıların uyumu, o kadar. Bu bir kalkınma modeli meselesi, başta tarımı ve kırsal olan herşeyi tasfiye ederek mi büyüyeceğiz, yoksa tarımı muhafaza ederek ve tarım üzerinden, tarımı verimli bir iş kolu haline getirerek, doğayı da koruyarak mı? Tüm sorunsal burada. Artık eskisi gibi emek yoğun bir sanayi yok. Şimdilik Türkiye'de emeği çeken inşaat ve altyapı, o da bir yere kadar. Türkiye elindeki dev iş gücünü uzun vadede sanayide istihdam edemez. Ancak tarımda eder. Ama kimin umurunda?
Nisan- Haziran 2010




