HES'ler, ekosistem ve Karadeniz
Oğuz KURDOĞLU, Mehmet ÖZALPBozulmamış doğal sistemler ve geleneksel yaşamın varlığı, aynı zamanda çeşitli yatırımlar ve turizm için yoğun talep edilen kaynaklar anlamına gelmektedir. Bu nedenle su, kıyı, orman, yayla gibi bozulmamış doğal kaynakların ölçüsüz yatırım baskısı altında oldukları ortadadır. Bunlardan en önemlisi olan su, insan hayatı için en önemli unsurdur ve temelde sanılanın aksine sınırlı bir kaynaktır.
Ülkemizin enerji açığını kapatmak ve "boşa akmasını önlemek" gibi tartışmalı gerekçelerle bütün su kaynakları, yurt sathında çeşitli tahsislere konu edilmektedir. Özellikle hidroelektrik santraller ve barajlar ile ilgili mevcut uygulamalar; sadece ekolojik değil sosyo-ekonomik anlamda da geri dönülemez zararlar verecek düzeydedir. Öte yandan bir dizi yasal düzenlemenin, doğal ekosistemlerin korunmasını zorlaştıracak hatta olanaksız kılacak hükümler içermesi de dikkatle değerlendirilmesi gereken başka bir konudur. Aslında tüm yaşam destek sistemlerini tehdit eder boyutlardaki bu etkiler, bozulmamış ekosistemlere muhtaç olan ekoturizmin de bugününü ve geleceğini yok etmektedir.
HES'ler Ekosistemi Olumsuz Etkiliyor
Hidroelektrik santrallerin yapım ve işletme süreçlerinde ekosistemde çeşitli olumsuz etkileri görülmektedir. Bu etkileri kaynağı bakımından 2'ye ayırmak olanaklıdır. Bunlar; A)Yol, tünel, kanal, regülatör, yükleme havuzu, cebri boru ve santral gibi inşaat faaliyetlerinin doğurduğu etkiler B) İnşaat sonrası oluşacak çevresel problemler
HES'lerin Bitki örtüsü (flora) üzerindeki etkileri
Ülkemizin Kuzeydoğu Bölümü bitki zenginliği bakımından sadece ulusal değil uluslararası anlamda önemli bir coğrafyadır. NT-HES tesislerinin yapılma aşamasında ve sonraki işletme aşamasında, bitki örtüsü üzerinde yarattığı ve/veya yaratacağı olumsuz etkiler, bitki örtüsünün doğrudan tahribi, orman ve diğer doğal ekosistemlerin bölünmesi (fragmentasyon) ve akarsu sistemlerine doğrudan bağlı olarak varlığını sürdüren dere kenarı (aluvial/riperian) vejetasyonunun tahrip edilmesidir.
Topoğrafyanın genel durumu itibariyle, inşaat alanlarının çok sarp ve dik, vadilerin dar oluşu, NT-HES tesislerinin inşaası sırasında özellikle de tünel yaklaşım ve yeni ulaşım yolları ile iletim tüneli ve kanallarının yapımı aşamasında ortaya çıkan büyük miktarlardaki hafriyatın düzenli bir şekilde depolanması söz konusu olamamaktadır. Gerçekten de en küçük çaplı ve 10 km uzunluğundaki bir tünelden yaklaşık 120 bin m3 (yaklaşık 300 bin ton) kaya çıkarılmakta, yeni açılan yollarla birlikte bu miktar bazen iki katına ulaşmaktadır. Ortaya çıkan bu hafriyat vadilerde depolanamamakta, en kolay yol olarak şevlerden aşağıya dökülmektedir .
Bu uygulama dereye kadar olan bölümdeki bitki örtüsünün tamamen yok olmasına, habitatların geniş alanlarda ayrılmasına/parçalanmasına, dere yatağının dolarak sucul sistemin de bozulmasına neden olmaktadır.
HES'lerin Hayvan Toplulukları (Fauna) Üzerindeki Etkileri
Proje alanındaki inşaat ve habitat bölünmeleri nedeniyle beslenme ve üreme alanlarının tahribi, hayvan topluluklarının doğrudan zarar görmesi anlamına gelmektedir. Yıllardır süren inşaat, patlatma, iş makineleri ve taş kırma şantiyelerinin oluşturduğu yüksek toz miktarı, titreşim ve gürültüler, yaban hayvanlarını bu etkilerin olmadığı benzer başka alanlara yönlendirmektedir. Kimi ÇED raporlarında olumlu bir gelişme olarak gösterilen bu durum, aslında göç edilen habitatlarda bulunan benzer ve farklı türler nedeniyle tür içi ve türler arası rekabet ya da habitatların yetmemesi sonucunu doğurmaktadır. Doğaldır ki taşıma kapasitesinin üzerindeki popülasyonlarda azalmalar yaşanacak, bu da doğrudan yaban hayvanları sayısını etkileyecektir. Dere sistemindeki bozulmalar yine yaban hayvanlarının su ve beslenme ilişkilerini bozacak, değişik amfibi ve el değmemiş derelerin çoğunda varlığını sürdürebilen nadir bir tür olan su samuru sayısı doğrudan azalacaktır.
Örneğin Yusufeli-Altıparmak Vadisi bir başka risk altında olan alandır. Yapılan bir çalışmada 210 tür kelebek kaydedilmiştir. İngiltere'de 55, Avrupa Kıtasında 500 ve Türkiye'de 364 tür olduğu düşünülürse, alanın önemi biraz daha net ortaya konmuş olmaktadır. Ancak vadide yapılması planlanan on adet HES, alanın tam anlamıyla bozulmasına ve yaban hayvanları ve kelebeklerin ortamdan uzaklaşmasına yol açacaktır.
Su ve sucul sistem üzerindeki etkisi
Belli balık türleri dışında bölgede en az çalışılmış konuların sucul sisteme bağlı türler ve derelerle ilişkileri olduğu söylenebilir. Şimdilik ekonomik olmadığı için üzerinde yeterince çalışılmayan bu türlerin akarsu ve kıyı ekosistemi ile ilişkileri de diğer ekonomik türlerle etkileşimleri de yeterince bilinmemektedir. Bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak, yapılmakta olan "yatırım"larda ve hatta ÇED süreçlerinde bu durum irdelenmemekte en iyimser yaklaşımla ve olsa olsa yöntemiyle literatürde bilinen tür listesi verilmektedir. Oysa bilinmektedir ki, su kaynaklarının ekonomik potansiyelinin değerlendirilmesi amacıyla geliştirilen projelerde, akarsuyun doğal akış rejimine ve dolayısıyla ekolojisine müdahale edilmesi kaçınılmaz görülmektedir. İnşaat sırasında dere yataklarına dökülen hafriyatın, sularda bulanıklık, sıcaklık değişimi ve yumurtlama alanlarının tahribi gibi etkileri olmaktadır. Yapılan bir araştırmada, 2007 yılındaki kuraklık nedeniyle suyun debisinde düşme meydana geldiğinde, ergin ve yavru balıkların dere içinde oluşan küçük gölcüklerde mahsur kalmalarına ve yüksek sıcaklık ile oksijen azalması sonucu öldükleri ortaya konmuştur. Yine aynı araştırma, suyun azaldığı yaz aylarında temizlik suları ve kanalizasyon atıkları ile deterjanlardan fosfat ve suni gübrelerden azot bileşikleri, fauna üzerinde olumsuz etki göstermektedir. Su debisinin az olduğu yaz aylarında meydana gelen ötrofikasyon fazla miktarda oksijene ve temiz sulara ihtiyaç gösteren alabalıkların azalmasına yol açmaktadır. Yine benzeri faaliyetlerin bölgede yayılış gösteren amfibi ve sürüngen habitatlarını tahrip edeceği, bunlardan bazılarının koruma altına alınması gereken türler olduğu bildirilmektedir.
Yine son yirmi yılda tatlı su balıkçılığının ülkemizde ve dünyada geldiği düzey ve oluşturduğu katma değer dikkate alındığında, dere ekosistemleri ile su miktarı ve kalitesinin, balıkçılık konusundaki potansiyelinin asla göz ardı edilemeyeceği ve mutlaka korunması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Günümüz itibariyle yaklaşık 50 milyon tona yaklaşan balık üretimi aynı zamanda protein açığının kapanmasında/ikamesinde önemli rol oynamaktadır.
İnşaat Sonrası Çevresel Sorunlar Artıyor
Telafi Suyu (Can suyu) Sorunu
HES projelerindeki en temel tartışma konusunu, derelerdeki su miktarının ne kadarının kullanılacağı oluşturmaktadır. Kadim su haklarının ve alışılagelmiş kullanımların değişeceği endişesi, özellikle yerel halkın NT-HES'lere karşı ciddi direnç oluşturmasına neden olmuştur. Ayrıca inşaat faaliyetlerinin oluşturduğu doğa tahribatı ve çevresel kirliliğin yakın yerleşimleri etkilemeye başlaması var olan tartışmaları arttırmaktadır. Telafi suyu (can suyu), derelerdeki doğal yaşamın sürdürülmesini engellemeyecek ekolojik bir eşik olarak düşünülen ancak herkesçe kabul edilmiş geçerli bir tanımı/miktarı belirlenmemiş olan su miktarıdır. Can suyu, hem ekolojik işleyişi kesintiye uğratmayacak hem de içme suyu, kullanma suyu ve varsa balık çiftliği ve sulama suyu ihtiyaçlarını da karşılayacak miktarlarda olmalıdır.
Ancak, Su Kullanım Hakkı Anlaşması Yönetmeliğinin Ek 1, 4. Maddesinin 2. fıkrasında "şirket, dere yatağının su alma yeri mansabında doğal hayatın idamesini sağlayacak ve bu kesimde su haklarını karşılayacak miktardaki suyu yatağa bırakacaktır" ifadesi kullanılmıştır. Son düzenlemelerle, "Ancak, doğal hayatın devamı için mansaba bırakılacak su miktarı projeye esas alınan son on yıllık ortalama akımın en az %10 u olacaktır" ibaresi eklenmiş ve bırakılacak su miktarı oransal olarak belirlenmiştir. Oysa herhangi bir nehir ekosisteminin ihtiyaç duyduğu su miktarı literatürde "çevresel/ekosistem su ihtiyacı" olarak tanımlanmakta ve bu ihtiyaç çeşitli metotlarla hesaplanabilmektedir. Genellikle ekonomik açıdan değeri olan (balıkçılık faaliyeti) akarsularda çevresel/ekosistem su ihtiyacının belirlenmesi ile ilgili çalışmalar yapılmış ve bu nedenle balıkların yaşamları için gerekli olan su miktarı tüm nehir ekosisteminin ihtiyacı olarak tanımlanmıştır. Ancak son yıllarda diğer canlı gruplarını (omurgasızlar, su kuşları vb.), ekosistemin yapısını (su kanalının formu, bitki örtüsü ve taşkın alanları),dikkate alan yeni metotlar geliştirilmiştir.
Ülkemizde ise Tennant (Montana) Yöntemi yaygın olarak kullanılmakta ve bu yöntemde önerilen su miktarları dikkate alınmaktadır. Bu yöntemde Ekim-Mart (su yılının ilk yarısı) ve Nisan-Eylül(su yılının ikinci yarısı) dönemleri için bir nehir sisteminde bulunması gereken su miktarı farklı ekosistem kalite sınıfları için hesaplanabilmektedir. Ancak ülkemizde bu yöntemde belirlenen su miktarı, kötü/çok kötü ekosistem kalite sınıfı için önerilen su miktarı önerilmektedir. Oysa Doğu Karadeniz Bölümü Önemli Doğa Alanları sınıflamasında ve ulusal/uluslar arası koruma sınıflarında en üst ölçülerde değerlendirilmektedir. Bu durumda bırakılacak telafi suyu miktarının en azından "çok iyi" ve "mükemmel" ekosistem kalitesine göre en az %40-60 sınırında olmalıdır.
Bırakılması önerilen cansuyu miktarının düşük olması, ekosistem su ihtiyacını gideremeyeceği gibi derelerin su rejiminde de büyük değişiklikler oluşturacaktır. Öyle ki; kırsal alanda evsel atıklar ve kanalizasyonların neredeyse tamamı doğrudan derelere atılmakta ve alandan uzaklaştırılmaktadır. Çevre ve insan sağlığı açısından son derece sakıncalı olmasına rağmen, kırsalda yaşayan insan sayısının azlığı buna karşılık su miktarındaki görece bolluk, atık konsantrasyonlarının hastalık oluşturmayacak düzeyde kalmasını sağlamaktadır. Ancak suların % 90'ının iletim hatlarına alınmasıyla derelerle taşınmakta olan evsel atıkların ortamdan uzaklaştırılması mümkün olmayacak, atık konsantrasyonu %10 oranındaki cansuyu içinde oransal olarak hastalık yapabilir düzeye çıkacaktır. Bu etkilerin doğrudan veya dolaylı, insan ve hayvan sağlığını etkilemesi şaşırtıcı olmamalıdır. Bir litre atık suyun 8 litre tatlı suyu kirletmesi söz konusudur ki atıklara petrol türevleri karışması durumunda kirletici etkilerin çok daha ağır sonuçları olmaktadır.
Su miktarındaki azalmanın diğer bir sonucu ise akarsu sistemlerine bağlı olan bitki örtüsü (dere kenarı vejetasyonu ve aluvial ormanlar) ile sucul ve iki yaşamlı canlıların habitatların olumsuz etkilenmesidir. Bu etki, yağışın ve dolayısı ile dere akışının azaldığı kurak dönem sürecinde daha akut etkiler yapacak, kötü şartların uzamasına ve olumsuz etkilerin çok daha ciddi boyutlara gelmesine neden olacaktır.
Enerji Nakil Hatlarının Yaratacağı Sorunlar
Şimdilik görülmeyen ancak NT-HES projelerindeki en önemli sorunlardan birisi de üretilen enerjinin nakledilmesi için geçirilecek enerji iletim hatlarının durumudur. HES projelerine dâhil edilmeyen iletim hatlarının maliyeti, hangi alanlardan geçirileceği, geçtiği alanda yaratacağı orman tahribatı projelerde ve dolayısıyla ÇED sürecinde yer almamaktadır. Oysa bu hatların ulusal şebekeye bağlanacağı yere kadar binlerce kilometrelik iletim hatlarına ihtiyaç vardır ve geçirileceği ormanlık alanlarda 20-50 m arasındaki tüm bitki örtüsünün tamamen ve sürekli temizlenmesi söz konusudur. Bu çok büyük bir orman tahribatı demektir. Bu tahribat, zaten parçalanmış olan ormanların yeniden daha küçük adalara bölünerek ekosistemin sağlığının bozulmasına yol açacaktır. Konusu hidrolik enerjiler olan bazı uzmanların, "her projenin kendi enerji nakil hattını inşa etme zorunluluğu bulunduğu için, en önemli sorun olarak elde edilen enerjilerin toplanması ve iletilmesi konusunu görmesi ve gereksiz enerji iletim hatlarının yapımından uzaklaşılmasını önermesi üzerinde dikkatle durulması gereken bir durumdur.
Bunların yanında yüksek gerilim hatlarının çeşitli sağlık sorunları oluşturduğuna dair bilgiler de az değildir. Çoğunlukla dar vadilerden yerleşim alanlarının üzerinden geçmek zorunda kalıp insan sağlığına olumsuz etkileri olabilecektir.
Enerji iletim hatları, yüksek gerilim ve üzerinde taşıdıkları akımlar nedeniyle çevrelerinde çok düşük frekanslı elektromanyetik alanlar meydana getirmektedir. Yapılan tüm araştırma ve incelemeler ışığında Dünya Sağlık Örgütü (WHO), bu alanları olası kanserojen sınıfına (Grup-2B) sokmuştur. Son çeyrek asır süresince başta ABD ve Avrupa olmak üzere tüm dünyada yüzlerce araştırma yapılmıştır. 1994'te ABD ve Finlandiya'da yapılan araştırmalar, elektromanyetik alanların çok etkisinde kalan işçilerde Alzheimer hastalığının 4,9 kat daha çok görüldüğünü ortaya koymuştur. DRAPER vd (2008) tarafından yapılan bir çalışmada enerji nakil hatlarının ortalama 600 metrelik bir mesafede olumsuz etki yarattığı ifade edilmiştir. Trabzon İli için yapılan benzeri bir araştırma da dikkat çekici sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Enerji nakil hatlarına 600 metre yakın olan alanlarda görülen kanser hastalığı değerleri, daha uzak olan bölgelerle istatistik anlamda kıyaslandığında daha yüksek olduğu gözlenmiştir.
HES'leri Yarattığı Sosyal ve Ekonomik Sorunlar
Su kaynaklarının yönetimindeki en temel çatışma noktası, su kaynakları miktarı ile su talebinin/ihtiyacının aynı anda örtüşmemesidir. Günümüzde su talebi değerlendirilirken, sadece enerji ve içme/kullanma gibi salt ekonomik amaçlı değil, tersine çevre sağlığı, doğa koruma ve rekreasyon gibi başka amaçlar da göz önüne alınmak zorundadır. Bu nedenle su kaynakları yönetimi gittikçe karmaşık bir sorun haline gelmektedir. Özellikle köylülerin kadim su hakları konusunda yaşadıkları endişe ve bu endişelerin giderilememesi, başlanmış olanlar kadar henüz başlanmamış olan NT-HES'ler konusunda da aynı kaygıların yaşanmasına yol açmaktadır.
Yörenin kültürel zenginliğinin yapı taşları kırsal yerleşimlerdir ve geçimlerini ağırlıklı olarak tarıma bağlamışlardır. Bu yönüyle kırsal yerleşimlerdeki kültürel ve ekonomik çevrenin sürdürülebilirliği, proje sonrasındaki tarımsal şartlarla da doğrudan ilgilidir. Yörede tarımın korunması, topraklarından ayrılmama ve insanlar arasındaki bağın koparılmaması, kültürün korunması açısından çok önemlidir. Su kaynaklarının geliştirilmesine yönelik yapılabilirlik analizlerinde salt teknik ve ekonomik yapılabilirlik değil, geniş anlamda siyasal, toplumsal ve çevresel yapılabilirlik ölçütlerinin göz önünde bulundurulması gerekir. Dünyanın ve Türkiye'nin sayılı enerji yapılarından olduğu söylenen Çoruh Projelerinin Tasarım, planlama ve uygulama süreçlerinde ne yazık ki bugünkü anlamda "sosyal boyut", "çevre değerleri" ve "toplumsal katılım" kavramları görülmemektedir. Buna bağlı olarak bu projeler başta hızlı göç olmak üzere çok ciddi sosyo-ekonomik sorunları tetiklemektedir.
Suyun içme/kullanma ve enerji amaçlı kullanımından doğan çatışmaların en açık yansımalarını, özellikle kaynakların bulunduğu böylesi kırsal alanlarda içme, kullanma ve tarımsal amaçlı sulamaya bağımlı olan yerlerde görmek mümkündür. Bu tartışmalar daha çok Artvin İlinin Yusufeli, Şavşat, Ardanuç; Erzurum İlinin Tortum, İspir gibi görece yaz kuraklığı ve su açığı olan ilçeler ve köylerinde yaşanmaktadır.
NT-HES nedeniyle, çok zaman köyler by-pass edilmekte ve yasal kimi zorunluluklara rağmen yeterli suyun bırakılmasından şüphe duyulmaktadır. Bu konuda köylülerin ileri sürdüğü temel gerekçe "yaz döneminde bırakın sulamayı, içmeye bile su yeterli olmazken, taahhüt edilen miktarın bırakılması söz konusu olamaz" şeklindedir. Yine HES yapılması ile ilgili büyük tartışmaların yaşandığı Tortum'un Dikmen Köyü Vadisinde son 5 yıldır köylüler ürettikleri meyve ve sebzeleri organik ürün olarak büyük bir marketler zincirine satmakta ve çok önemli bir ekonomik girdi sağlamaktadırlar. HES'lerin faaliyete başlamasıyla bu ürünlerin artık üretilemeyeceğini hem büyük ekonomik kayıpların hem de arazi değerlerinde büyük düşüşlerin yaşanacağı ve köye başlamış olan göçlerin tekrar eskisi gibi köylerin boşalması ile sonuçlanacağı düşüncesi hâkim olmaya başlamıştır.
İç bölgedeki su azlığına bağlı ekonomik endişeler, bölgenin orman ve yağış bakımından daha zengin olan Artvin, Rize, Trabzon ve Giresun'un kuzey bakılı alanlarında yerini çoğunlukla ekolojik tahribat ve manzara bozulması ağırlıklı tartışmalara bırakmaktadır. Ancak endişeler tahribat ağırlıklı olsa da, Doğu Karadeniz'de her vadi için ayrı ün yapmış ve önemli bir ekonomik girdi sağlayan bal üretiminin -HES inşaatlarının olduğu vadilerde- eski veriminde olmadığı, örneğin Murgul Kabaca Vadisinde rekoltenin önceki yılların üçte birine düştüğü üreticilerce dile getirilmektedir. Yine bu vadilerde yapılmakta olan hayvancılıkta da önemli zorluklar yaşandığı gözlenmektedir. Derelerde yapılmakta olan en önemli ekonomik faaliyetlerden biri olan çiftlik balıkçılığı ise ciddi tehdit altındadır. Özellikle ardışık HES'lerin yapıldığı vadilerde çiftliklerin yeterli suyu bulamayacakları ortadadır.
Örneğin, Trabzon Altındere Vadisi Milli Parkından çıkan Coşandere ve Akarsu (Larhan) Deresinde 2009 yılında menba yönündeki HES inşaatı nedeniyle ilgili kurumlara başvuruda bulunarak yardım isteyen yedi alabalık işletmesinden dördü ekonomik olarak büyük zarar görmüştür. Aynı işletmelerin hazırladıkları raporda; yapılan HES'in işletmesi sırasında da çiftliklerin zarar göreceği, tünellerden çıkan suyun çiftliklerde kullanılabilmesi için gaz doygunluğu problemini gidermek üzere 2-2,5 km açıkta akması gerektiği, debinin az düzeye indiği Temmuz-Eylül döneminde havuzların balık dolu olduğu, kapasitenin en üst düzeyde olduğu ve çiftliklerin su ihtiyacının en fazla olduğu, bu nedenle bırakılacak cansuyunun yetersiz olacağı ifade edilmektedir.
Aslında ekonomi, turizm ve dinlenme hususlarının önemli rol oynadığı memleketlerde akarsular, çağlayanlar ve yüksek mıntıka gölleri gibi enerji kaynaklarından ekonomik faydalanma şekilleri üzerinde son yıllarda daima çok kuvvetli anlaşmazlıklara düşülmüştür. Karşı tarafın istediği şekilde uzlaşmaya gitmek tabii dengeyi müştereken mahva çalışmak demektir. Bu gibi durumlarda projeleri kabul ettirmek için hemen kamu yararından söz edilir. Fakat bu kamu yararı suyun anlamı gibi komplekstir. Su kaynakları yalnızca memleketin en zengin hazinelerinden değillerdir; tarımcılığın da suya ihtiyacı vardır; biz de içecek suya muhtacız; balıkçılık su ile yakından ilgilidir. Tek bir alanın ilgisi yönünden su toptan bir hak ve iddiada bulunmak bugün için artık imkânsızdır.
Çevresel Etkilerin Değerlendirilme Süreci
2872 Sayılı Çevre Kanunu'nun 10. Maddesine göre; Gerçekleştirmeyi plânladıkları faaliyetleri sonucu çevre sorunlarına yol açabilecek kurum, kuruluş ve işletmeler, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Raporu veya proje tanıtım dosyası hazırlamakla yükümlüdürler.
ÇED Yönetmeliğine göre daha önce kurulu gücü 50 MW ve üzeri olan NT-santraller ÇED Yönetmeliği Ek-I listesinde, kurulu gücü 10 MW ve üzeri olan santraller ise Ek-II listesinde sayılırken, kurulu gücü 10 MW'ten küçük olan HES projeleri ÇED sürecinden muaf tutulmuştu. 17 Temmuz 2008'de yapılan değişiklikle kurulu gücü 25 MW ve üzeri olan santraller ÇED uygulanacak projeler listesi olan Ek-I'de, kurulu gücü 0,5 MW ve üzeri olan NT-HES ise Yönetmeliğin Seçme Eleme Kriterleri uygulanacak projeler listesi olan Ek-2'de bulunmaktadır. Ancak bu tarihten daha önce kabul edilen projeler eski yönetmeliğe tabi olup ÇED sürecinden muaf kalmaktadır.
Ancak, NT-HES tesislerinin kurulması aşamasında istenen ÇED raporu sürecinin gerekli bilimsel içerik ve incelikte hazırlanmadan karara bağlandığı görülmektedir. ÇED sürecinde sosyo-ekonomik sorunlar ve sonuçların irdelenmemesi, zaten "matbu evrak" yapısında hazırlanan ÇED raporlarının en zayıf halkasını oluşturmaktadır. Yapılmakta olan HES projelerinden en fazla etkilenecek olan halkın, doğrudan ya da dolaylı ne ölçüde etkileneceği, demografik yapıda beklenen değişimler, bu etkilerin nasıl ortadan kaldırılacağı ile ilgili gerçekçi hiçbir değerlendirme bulunmamaktadır.
Artvin'de inşası devam eden birçok santralin kurulu gücü 50 MW altındadır ve ne yazık ki bu santraller, ÇED Yönetmeliği'nde yapılan değişiklikten önce lisans aldıklarından ÇED sürecine tabii tutulmamışlardır. Örneğin, Barhal Vadisi'nde planlanan santral projelerinin hemen hemen tümü 10 MW altındadır ve bu nedenle çoğu bu düzenleme tarihinden önce lisans aldığından ÇED sürecine tabii olmamışlardır.
Sürecinin güvenilir olabilmesi için, çoklu yapı sistemlerinde her yapı için ayrı ayrı yapılacak ÇED raporları yerine, havza bazında bütün tesislerin ve havzanın etkileşimlerini açıklayan kümülatif etki değerlendirme (KED) raporlarının hazırlanması daha emniyetli, kapsamlı ve stabil sonuçların ortaya konmasını sağlayacaktır. Ülkemizde ÇED raporları ile ilgili kapsam, hazırlanış ve kontrol edilme şekilleri ile tartışma götüren uygulamalar bulunmaktadır. Oysa gelişmiş ülkelerde ÇED ve fizibilite raporlarının hazırlanmasında büyük titizlik ve ciddiyet vardır.
Elektrik iletim hatları ise ÇED süreci bir yana gündemde bile değildir. Oysa bu hatların geçirilmesinde büyük bir orman tahribatı yapılacağı ve bu alanda ağaçların yeniden büyümesine izin verilmeyeceği bilinmektedir. Enerji hatları için yaptırılacak ÇED raporları olumsuz çıkarsa işletme hizmete girmeyecek midir? Bu durumda iki tartışmalı sonuç ortaya çıkmaktadır:
1- Elektrik iletim hatlarının çevresel yükü bilindiği için ÇED sürecinin dışında bırakılarak olumsuz etkiler daha az gösterilmekte ve santral için ÇED raporunun olumlu çıkması kolaylaştırılmaktadır.
2- Santral bittikten sonra iletim hatları için ÇED istense bile raporun olumlu çıkacağı bilinmektedir veya peşinen olumlu olarak kabul edilmiştir.
Artvin Çoruh Üniversitesi, Orman Fakültesi,Orman Mühendisliği Bölümü
Temmuz-Eylül 2010




