Pazar, Mayıs 20, 2012
KAPAK KONUSU | Vurgunun Eşiğinde Karadeniz
Share to Facebook Share to Linkedin 

Suya doğru bakmak

Sunay Demircan

Havza yönetimindeki başarısızlıklar, yalnızca doğal kaynakları yok etmiyor, ekonomik kalkınmayı da engelliyor

alt
ŞANSLI NEHİR: Ülkemizin en bakir nehirlerinden Göksu, bugünkü durumunu
entegre havza yönetimine değil, tekil koruma çalışmalarına borçlu.

Yeryüzünde su yönetimi ve suya dayalı kalkınma planları yaklaşık 6,000 yıl öncesinde, Mezopotamya’da başladı. Ardından da, yanlış su yönetiminin bir göstergesi olan tuzlanma yine Mezopotamya topraklarında ortaya çıktı ve o günden bu yana bölge topraklarının %80’i tuzlanarak kullanılamaz hale geldi. Bugün bölgedeki son işlenebilir/ bereketli topraklar da, yine hatalı su yönetimleri nedeniyle hızla bozuluyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Harran Ovası’nda son 10 yıl içinde tuzlanarak yitirilen 20 bin hektar genişliğindeki topraklardır.

Su yönetiminin tarihine baktığımızda önce tek amaçlı olduğunu, sadece taşkın kontrolü veya sulamaya yönelik olduğunu görürüz. Sonra, iki amaçlı yaklaşım ortaya çıktı: hem sulama hem taşkın kontrolü. Daha sonra ise, çok amaçlı yaklaşım kabul edildi. Aradan zaman geçti, geniş kapsamlı ve entegre (bütüncül) yaklaşımlar bir birini izledi. Bugün gelinen nokta, holistik su yönetimidir ve pek çok ülke tarafından benimsenmiştir. Su havzasına bütüncül bakan holistik yaklaşım, havzadaki tüm tabakalar (sosyal, çevresel, fizikî, biyolojik vb) arasındaki kaotik, karmaşık ilişkileri birlikte yorumlayarak, sosyal ve ekonomik gelişmeyi, hem doğal ekosistemlerin korunmasıyla hem de havza bütününde toprak ve su kullanımı ile ilişkilendiren bir yaklaşım olarak kabul edildi.

Kişi başına 1,300 m3 olan kullanılabilir tatlı su varlığı açısından sanıldığının aksine son derece sınırlı kaynaklara sahip olan Türkiye gün geçtikçe su yoksulu bir ülke haline gelmektedir, (kişi başına 1,000 m3 çoğu otorite tarafında su yoksulluğunun sınırı olarak kabul edilir).

Türkiye’de su kaynaklarının korunması ve akılcı yönetilebilmeleri yönünde bütüncül ya da holistik yaklaşımlı planlamaların yapıldığını söylemek güç. Her şeyden önce suyun yönetimine dair bir yetki karmaşası var. Devlet Su İşleri (DSİ), Elektrik İşleri Etüt İdaresi, Çevre ve Orman Bakanlığı, yerel yönetimler gibi 10 kadar merkezî ya da yerel kurum ve kuruluş, kendi kuruluş kanunları uyarınca ve yasal dayanaklar çerçevesinde su yönetimiyle ilgili görev yapıyor. Kurumların aralarında bir koordinasyon olmadığı gibi, çoğu kez de kaynak üzerinde planlama ve yönetim yetkilerine dair anlaşmazlıklar var. Bu konuyla ilgili pek çok örnekten biri Hotamış Sazlıkları’nın kıyısındaki Adatepe Köyü’nde yaşanmıştır. Zamanın Köy Hizmetleri Teşkilatı bir sulama projesi geliştirmiş, sulanacak alanları belirlemiş ve sazlıklardaki su kaynağına dev pompalar yerleştirerek boru hatları döşemiştir. Aynı dönemde DSİ de, aynı su kaynağını kurutmaya başlamıştır. Her iki proje de aynı zamanda bittiğinde, pompa istasyonu ve boru hatları, boşaltılmış ve kurumuş su kaynağı içinde bir abide olarak kalmıştır. İşin diğer ilginç bir boyutu, su kaynağı gözü ile bakılan Hotamış Sazlıkları’nın, Orta Anadolu’nun en önemli ve nadide tatlı su ekosistemi olması, ne sazlığı kurutmayı, ne de rezervuar olarak kullanmayı planlayan kurumun, alanın doğal özelliklerini göz önüne almamasıdır.

Nehir, göl, sazlık, turbalık gibi sulak alan ekosistemlerini her kurum kendi bakış açısıyla tanımlar. Bir kurumun ‘bataklık’ olarak nitelediği yer, diğeri için ‘dünya ölçeğinde önemli bir ekosistem’, bir diğeri için ‘potansiyel tarım alanı’, başkaları için ‘su kaynağı’, bir başka kurum içinse ‘atık boşaltma alanı’ olabilir. Bu kuşkusuz, kurumların bakış açılarının daha çok kendi eksenleriyle kısıtlanmış ilgilidir. Oysa holistik veya bütüncül yönetim anlayışı, çok sayıda dar açılı bakışın bir araya gelmesiyle mümkün olamaz. Karmaşık bir sisteme geniş ve esnek açılarla bakan, diğerini anlamaya hazır gözler ve zihniyetlerin benimsenmesi gerekir.

Örneğin, Konya havzasında yıllardır kontrolsüz, kaçak ve aşırı kullanım yüzünden yeraltı suları tükenme noktasına gelmiştir. Susuz kalan Konya kenti ve havzanın tarım toprakları, bir yandan Beyşehir Gölü’nün suyunu alırken, diğer yandan da Göksu Nehri’nin Akdeniz’e akıttığı suyun bir bölümünü havzalar arası su aktarımı ile kullanmayı planlıyor.

Plana göre Toroslar 16 km’lik bir tünelle delinecek, Göksu Nehri’nin suyunun %15’i alınıp Konya’ya aktarılacak, havzadaki tarım alanlarını sulamak ve Konya’nın kentsel su ihtiyacını karşılamak için kullanılacak.

Böylesine büyük, havzalar arası su aktarımını da kapsayan su yönetimi projeleri tam anlamıyla holistik yaklaşımın uygulanma zeminleridir. Projelerin katılımcı ve sürdürülebilir olması temel koşuldur. Katılımcı bir uygulama, projeyi hazırlayan kurumun daha hazırlık aşamasında, başta Çevre ve Orman Bakanlığı olmak üzere sivil toplum örgütlerine, ilgili tüm kuruluş ve gruplara giderek projeyi anlatması, müzakerelerin ardından kararların birlikte alınmasıyla mümkün olur.

Tüm bu müzakere ve işbirliği sürecinde de kuruluşların, ‘kurumsal tutuculuk’ denilen ve kurumun çıkarlarını savunan dar bakışlı tutumdan sıyrılması gerekir. Örneğin, Konya kapalı havzası için su yönetim planı yapılırken, ‘havzanın su kaynaklarının neden ve nasıl tüketildiği’ sorusu belirleyici bir sorudur. Sorunun yanıtı yıllardır bilinmekle birlikte, suyu yöneten kurumlar tarafından (kaçak yeraltı kuyularına göz yummak, suyu fiyatlandırmamak, sulama yapanları eğitmemek gibi) ihmâl edildiyse, başka havzaların suyunu da aynı akıbete doğru akıtmanın akılcı bir çözüm olmayacağı görülür. Göksu Deltası tüm Akdeniz Bölgesi için özel öneme sahip bir sulak alan ekosistemidir ve başlıca su kaynağı Göksu Nehri’dir. Nehir aynı zamanda Silifke Ovası’nın da su ihtiyacını karşılar. Dolayısıyla böyle bir projenin önemli bir sorgulama alanı da, alınacak suyun kendi havzasında doğuracağı etkiler olmalıdır. Olası etkilerin ilgili taraflarca araştırılması ve kurumların ortaya çıkacak sonuçlara açık olması gerekir. Konya havzası projesi, Türkiye’de holistik yaklaşımla bir su yönetimi planlaması yapmanın en elverişli ve gerekli alanlarından biridir. Aksi durumda, zaten sınırlı olan su kaynaklarının, suyla birlikte toprak kaynaklarının, yine suyla birlikte biyolojik çeşitliliğin, finansal kaynakların ve gelecek nesillerin ihtiyaçlarının heba edilmesi işten bile olmayacaktır.

Sunay Demircan, Sivil Toplum Geliştirme Merkezi (STGM) Koordinatörü

Temmuz-Ekim 2005

Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta
 
© 2010 BÖLGESEL ÇEVRE MERKEZİ - REC TÜRKİYE       Web uygulama