Gelecek için Hareket Etmeli
A. Eren ÖztürkÇoğumuz sanırım en az bir-iki sefer duymuşuzdur: Dünyanın en zengin %20’lik kesiminin gezegenin kaynaklarının yaklaşık %75’ini kullandığını ya da dünya üzerindeki en zengin 225 kişinin servetinin, gelir seviyesi olarak dipteki %47’lik dilimin toplam yıllık kazancına eşit olduğu gibi gerçekleri. Evet, o %47’lik dilim, iki buçuk milyar insana karşılık geliyor. Bu adaletsizliğin temel ve ekonomik sebeplerinin yanı sıra çevresel, ekolojik ve toplumsal bağlamlarda da çeşitli sebepleri ve yansımaları var. Toplumlardan bahsederken odaklanacağımız kesim, biraz da kaçınılmaz olarak, gençler. Zira UNESCO-UNEP ortak yayını olan Gençlik ve Değişim Raporu’nda da belirtildiği gibi, toplam dünya nüfusunun yarısını 20 yaş altındaki bireyler oluşturuyor ve bunların yaklaşık %90’ı gelişmekte olan ülkelerde yaşıyorlar.
Bugüne kadar insanoğlunun karşılaştığı ya da önümüzde duran ve yarınları tehdit eden çevre sorunlarının hepsini sıralamayacağım. Ancak belki birkaç sayı ile durumu açıklamak yerinde olacaktır. Artık biraz da moda bir sözcük grubu olan Küresel İklim Değişikliği yerinde bir örnek olabilir. İklim değişikliğine sebep olan sera gazı salımları sonucu oluşan karbondioksit konsantrasyonu, eğer 350 ppm (milyonda parçacık) seviyesinin altına yakın zamanda çekilemezse (bugün itibariyle konsantrasyon 380 ppm’in üzerinde), sıcaklığın 2oC’den daha fazla artacağı, bunun da aslında etkileri çok da bilinmemekle birlikte; çevresel, ekonomik olumsuzlukların yanısıra, toplumsal açıdan da derin tahribatlar yaratacağı yönünde bulgular olduğu bilim insanları tarafından söylenen şeyler.
2010 yılı tüm dünyada Biyoçeşitlilik Yılı olarak anıldı. REC Türkiye Yeşil Ufuklar portalında da geçtiğimiz yıl ele alınan konuyla ilgili olarak, Birleşmiş Milletler’in ve taraf olan ülkelerin Biyoçeşitlilik Yılı konusunda daha önceden belirlenen hedeflerin gerisinde kaldığını günümüz itibariyle biliyoruz. Türlerin yok olması, sayılarının azalması ve var olan dengenin bozulması, aslında hem iklim değişikliği ve diğer çevre sorunlarını etkileyen hem de bu sorunların sonuçlarından etkilenen olaylar. Dolayısıyla çevre sorunları ele alınmaya çalışılırken, daha bütüncül ve kapsayıcı bir sistem yaklaşımı ile düşünmek gerekir. Bu sayede, bir sorunun çözümünün ya da nedeninin, diğer sorunlarla ve onların nedenleriyle de ilişkili olduğu gerçeğine yaklaşabiliriz. Çünkü doğadaki sistemler ve bireyler (organizmalar) birbirlerinden bağımsız değildirler ve içlerinde bulundukları çevre ile bir şekilde etkileşim halinde kalmak zorundalar. Bu yaklaşım, çevresel ve dolayısıyla sosyal sorunların nedenlerini algılamamızda ve çözüm yolları üretmemizde bize ışık tutabilir.
Topluluklar, içinde bulundukları coğrafi şartlardan ve çevre koşullarından etkilenirler ve bunlara uygun bir hayat oluşturmaya çalışırlar. Sıkça kullanılan bir örnektir: su ve su temini gibi konularda dünyanın en önde gelen ülkelerinden birisi Hollanda’dır. Bu ülkenin topraklarının bir kısmının deniz seviyesinin altında olması, onları uzun yıllar boyunca su ile mücadele etmeye ve bu konuda kendilerini geliştirmeye itmiştir. Jared Diamond’ın “Tüfek, Mikrop ve Çelik” isimli eserinde de belirttiği gibi, Avusturalya kıtasında yaşamaya başlayan ilk insan toplulukları arasından, aynı kökenden gelmelerine rağmen etraflarındaki farklı coğrafi ve çevresel koşullara uyum sağlama zorunluluğu sebebiyle, birisi yerleşik yaşama geçmiş, tarımla uğraşan ve savaşçı; diğeri ise avcılık ve toplayıcılığı bırakmamış ve sosyal yaşam anlamında tamamen farklı iki topluluk ortaya çıkabilmiştir. Kısacası, toplumları şekillendiren olgulardan bir tanesi de çevresel koşullardır.
Gençler ve çevresel krizler birlikte ele alınmalı.
Toplumlardan söz ettiğimizde, yukarıda da belirtildiği gibi gençlerden bahsetmemek büyük bir yanlış olacaktır. Çünkü genç kitle yalnızca sayısal olarak değil, değişime ve yeniliğe daha açık olan kesim olarak da toplumların bir yansıması olarak görülebilir. Aynı zamanda çevresel sorunların küresel ve uzun vadeli sonuçlarından etkilenecek olan toplumsal katman da gençler ve çocuklardır. Dolayısıyla, günümüzdeki kaynak yönetim sorunları ve bunların çevresel etkileri noktasında, gençler, tüketici sıfatlarıyla hem süreci etkileyen, hem de bu süreçten orta ve uzun vadede etkilenecek olan gruptur. Bu bağlamda gençler ve çevresel krizler, bir arada ele alınması gereken iki olgudur.
Dünya geneline baktığımızda gençlerin çevre ve özellikle iklim değişikliği alanlarında yer almaları ve aktif olmaları konusunda hızlı bir ilerleme olduğu görülmektedir. En gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere ve hatta birçok olanaktan yoksun Afrika ülkelerine kadar, çevre alanında örgütlenmiş genç gruplar ve bunların çalışmaları hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Son zamanlarda yürütülen ve belki de en anlamlı kampanyalardan bir tanesi 2009 yılında Danimarka’nın Kopenhag kentinde gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler 15. Taraflar Toplantısı (COP 15) esnasında (ve öncesinde de), Avrupa Gençlik İklim Hareketi tarafından düzenlenen “2050’de kaç yaşında olacaksınız? (How old will you be in 2050?)” kampanyasıydı. Verilmek istenen mesaj ise, şu anda dünyanın geleceği ile ilgili kararları alanların, iklim değişikliği ile ilgili kritik bir yıl olan 2050’de kaç yaşında olacaklarına (aslında dolaylı olarak muhtemelen hayatta olmayacaklarına) dikkat çekmeye çalışan bir kampanyaydı. Evet, büyük olasılıkla şu sıralar dünya ile ilgili önemli kararlar almaya çalışan bireyler aslında bu kararların yansımasını göremeyecekler ve Kopenhag’da, dünyanın dört bir yanından gelen gençlerin ve sivil toplum örgütlerinin de derdi buydu. Gençler, karar verme süreçlerine daha aktif olarak katılmaları çağrısına şimdilik önemli bir karşılık bulamadılar, ancak 2009’dan itibaren Taraflar Toplantıları’nda gençler de resmi bir taraf olarak yer alacaklar ve bu da en azından bir ilerleme olarak görülebilir. Ayrıca, Genç Dünya Dostları (Young Friends of the Earth), ulusal bazda yapılanan gençlik örgütlerinin bir araya geldiği Gençlik İklim Hareketi (Youth Climate Movement) gibi oluşumlar, yürüttükleri kampanyalarla hem seslerini duyurmaktalar, hem de müzakere eğitimleri ile Birleşmiş Milletler İklim Müzakere süreçlerine aktif olarak katılmanın yollarını oluşturmaktalar. 2010’da yayınlanan Birleşmiş Milletler Dünya Gençlik Raporu’nun ‘Gençlik ve İklim Değişikliği’ başlığıyla yayınlanması da gençlerin elde ettiği kazanımlardan birisi gibi görünmekte.
Türkiye'de gençlerin sivil topluma katılım oranı %8.
Türkiye’de ise durum, genelde olduğundan biraz farklı. Gençlerin karar verme süreçlerine katılımı, aktif yurttaş olma süreçleri ya da çevre sorunlarına yaklaşımlarındaki yoğunluk pek de iç açıcı seviyede değil. Örneğin, İçişleri Bakanlığı Dernekler Dairesi Başkanlığı’nın Mart 2011’de güncellediği verilere baktığımızda, Türkiye’deki 87.220 dernek arasında çevre alanında çalışan dernekler %2’den daha az (1.556 dernek). Gençlik ve öğrencilik alanında çalışan derneklerin toplam sayısı ise 1000’den daha az. 2006’da, seçilme yaşı 30’dan 25’ düşürüldü ve bu, o zaman biz gençler için hayli umut verici bir gelişmeydi. Ancak ilerleyen zamanda bu durumun gençlik politikalarına yansıması pek de yüreklendirici olamadı. Türkiye’de Sivil Toplum: Bir Dönüm Noktası ismiyle yayınlanan raporun verilerine göre gençlerin sivil topluma katılım oranı %8. Türkiye’de faaliyet gösteren ulusal ve yerel çevre sivil toplum örgütlerinin sayısını da düşünürsek, bu süreçte gençlerin sahne üzerinde olmadıkları sonucunu çıkarabiliriz. Gençler, bir fırsat yerine hala korunmaya muhtaç ve tehlike yaratabilecek potansiyele sahip bir grup olarak görülüyorlar. İş böyle olunca çevre sorunları ile ilgili olarak da gençlerin katılımıyla ilgili ciddi sıkıntılar olduğu ortaya çıkıyor. Ülkemizde genel olarak çevre sorunlarının algılanışı çok uzak zamanlara dayanmıyor zaten. Çevre koruma, çevrecilik ve ilgili tüm konular yeni yeni duymaya, görmeye, hissetmeye başladığımız olaylar. Hal böyle olunca da gençlerin katılımı ve söz sahibi olma istekleri de çok yaygın olamıyor. İnternetteki arama motorlarına ‘gençlik ve çevre’ diye yazdığınız zaman aslında çıkan sonuçların göz kamaştırmaması da bunun bir ispatı sanırım. Tabii bunun çeşitli nedenleri olabilir: Var olan kurumlara internet üzerinden ulaşma olanağı yoktur ya da gençlerin çevre ile ilgilenmedikleri çıkarımını yapabiliriz. Son olarak da belki de arama motorunuz yeterince iyi çalışmıyordur. Konumuz arama motorlarının verimliliği olmadığına göre, özellikle ikinci neden üzerine yoğunlaşabiliriz.
Gençlerin aktif katılımı birçok alanda sınırlı olduğu gibi çevre alanında da istenilen düzeyde değildir. Görülen, yaşanan çevre sorunları hakkında bilgi edinmek, fikirleri paylaşabilmek ve bu anlamda belki yeni ağlar oluşturmak önemlidir. Yukarıdaki bölümden de hatırlanacağı gibi, gençler çevre sorunlarından birinci derecede etkilenecek gruplardan birisidir. Dolayısıyla kendi geleceğimiz (birinci çoğul kişi kullanımı, yazarın, henüz çoğu gençlik tanımlamasına göre yaş sınırlarının içerisinde kalmasından kaynaklanmaktadır) için ses çıkarmaktan, bu konuda söz sahibi olmaya çalışmaktan daha anlamlı ne olabilir ki? Türkiye’de, sadece çevre konusunda değil, herhangi bir şeyin etrafında örgütlenmek, hepimiz biliyoruz ki, memleketin yakın tarihinde pek de kolay olamadı. Ancak son askeri müdahaleden beri aradan geçen 30 yıldan sonra bir şeylerin değiştiğini görmek bu toplumun bireyleri olan bizlerin hakkıdır diye düşünmekteyim. Diğer konulardaki örgütlenme zorluklarının azaltılması, gençleri de bu yönde teşvik edecek ve çevre için de bir umut oluşturacaktır. Peki ancak çevre konusundaki bir gençlik hareketi için neler yapılmalıdır?
Öncelikle bireyler olarak gençlerin, çevre üzerinde yarattıkları etki konusunda fikir sahibi olmaları gerekir. Seçtiğimiz ya da bize dayatılan yaşam tarzının, özellikle şehirlerde yaşayan gençler açısından baktığımızda, çevresel etkisi oldukça yüksektir ve giderek de artmaktadır. Çünkü artık eskiden olduğu gibi, tutumlu olmak, eldekiyle yetinmeye çalışmak ve yalnızca ihtiyaçlar doğrultusunda tüketmek değil; daha fazlasına sahip olmayı istemek, eldekiyle yetinmemek ve hızla tüketmeye yönelmek doğallaştırılmıştır. Duane Elgin’in de söylediği gibi bir ülkeyi kontrol etmek için o ülkenin mahkemelerini ya da ordularını kontrol etmenize gerek yok. Sadece onların hikâyelerini ve masallarını değiştirmeniz yeter. Doğal olanı değiştirmek, buna karşı oluşabilecek mukavemeti ve direnci de en başından yok edecektir. Ancak bu doğal görülen ya da hissedilen yaşam tarzı ve tüketim şekli aslında gezegenin altına dinamit koymaktan öte bir şey değildir. Çünkü sınırları olan bir sistemde sürekli büyüme ve gelişme mümkün olmayacaktır ve sınırlar bir zaman sonra zorlanacak ve aşılacaktır. Her yıl kutlanan belli günler vardır, ki bunlar da mevcut tüketim sistemimizin bir parçasıdırlar. Kutlama olmasa da başka şekillerde her yıl dillendirilen ve dünyada kullanabileceğimiz bir yıllık kaynağın tükendiğini simgeleyen ‘Dünya Ekolojik Borçlanma Günü’ de bu günlerden birisidir. Bu günün diğerlerinden yegâne farkı, sabit bir gün olmayışı ve her yıl biraz daha öne kaymasıdır. Yani insanlık olarak her yıl gezegenimize daha fazla borçlanıyoruz ve bu borçların vadesi de her seferinde daha erken doluyor. Sonuç olarak, söz konusu olan gençler, bu gibi konular ve gerçekler hakkında, bireysel olarak daha bilinçli olmalı ve gezegene olan maliyetlerini bir şekilde akıldan çıkarmamalı hatta bu maliyeti azaltmak için çaba sarfetmelidirler.
Bireysel farkındalık çevresel anlamda olumlu bir özellik olmakla birlikte, mevcut sorunlarımızın çözümü için yeterli olmayacaktır. Zira, karar verme mekanizmalarına bu kadar az katılabiliyorken, sivil toplum gibi bir baskı aracı karar vericileri etkilemek için kullanılamıyorken, böyle giderse uzaktan bakıp sadece itiraz eden bireyler olmanın ötesine geçemeyiz. Bu yüzden, karar vericilerin kararlarını etkileme konusunda daha aktif bir tutum sergilenmelidir. Sürdürülebilir bir topluma geçişin gerekliliği kaçınılmazdır ve bunun için bireysel bilinçlenmenin yanı sıra, karar vericilere baskı oluşturabilecek ve alınan kararlara aktif olarak katılım sağlanabilecek bir yapıya ihtiyaç vardır. Yoksa demokrasinin, güçlü bir azınlığın (sayıca azınlık), onlar kadar güçlü olmayan bir çoğunluğu yönetme oyunundan öteye gidemediğini görmeye devam edeceğiz.
Gençler ve onların adında tüketiciler olarak sürdürülebilir bir tüketim şekline doğru hareketlenmemiz için artık çok da vaktimiz yok. Ancak sürdürülebilir ya da temiz üretimi benimsemeyen, yalnızca kâr etmeyi ilk hedef olarak belirlemiş üreticiler var olduğu sürece bütün yine bir yönden eksik kalacaktır. Bilinçli bir tüketici olarak markete gittiğimizde adil ticaret ile üretilmiş ve üretiminde kimyasal kullanılmamış bir kahve talep etmek en doğal hakkımızdır. Ancak söz konusu ürünü markette bulamama ya da çok daha pahalıya bulma ihtimali de oldukça yüksektir. Bu durumda tüketiciliğin ötesine geçilerek tıpkı karar vericilere yapılması gereken baskı gibi, üreticilere de benzer bir baskı yapılmalıdır. Çünkü üretim süreçlerinde ortaya çıkan salımlar, atıklar ve kirlilik sandığımızın ötesinde gerçekleşmektedir. Temiz üretim sonucu üretilmemiş bir ürün, bertaraf edilirken de belirli sorunlara yol açacak, en basit ve yaygın çevre koruma faaliyeti olan geri dönüşüm sürecini de başlamadan bitirecektir.
Uzun yıllar gençlik çalışmalarının içerisinde yer almış biri olarak, etrafımda gördüğüm gençlerin çevre alanındaki algıları maalesef mevcut sistemimiz içerisinde söylenegelen, dillendirilen basit önlemlerin (geri dönüşüm, verimlilik vs.) ötesine geçememektedir. Gençler olarak alternatifleri söylemeye; zamanımız daralırken daha çok ses çıkaran gruplara ihtiyacımız var. 2009’da kurulan ve gençleri iklim krizi karşısında bir araya getirmeyi hedefleyen İklim için Gençlik gibi, her an etkinliğe hazır iklim aktivisti 350 Ankara gibi, girişimlere, yıllardır gençlik ve çevre alanında etkinlikler üreten Akasya gibi platformlara ihtiyacımız her zamankinden daha fazla. Buraya üç nokta koyup örnekler çoğaltılabilir diye yazmak isterdim, ancak birkaç örnekten fazlasına sahip değiliz, ne yazık ki. Artık geri dönüşümün, verimli ampul kullanmanın, ışıkları söndürmenin, elektronik cihazları tam olarak kapatmanın ötesine geçilmelidir. Çünkü geri dönüşüm atık hiyerarşisindeki en alt ve başka hiçbir seçeneğiniz kalmadığında gerçekleştirilmesi gereken bir etkinliktir. Jevons’ın ikileminde belirttiği gibi verimlilik, kaynak tüketimini azaltmak yerine arttırabilir. Bunlar yerine geliştirilmesi gereken bütüncül bir sistem yaklaşımıdır. Kullanırken enerji tasarruf etmeye çalıştığımız cihazların üretilirken ne kadar enerjiye mal olduğunu hatırlamamız ufak bir başlangıç olabilir.
Çevre ile ilgili sorunları ne tek başlarına bireyler, ne devletler ne de özel sektör çözebilir. Tüm paydaşların bir arada ve ortak akılla hareket etmesi gereken bir sürece girmeye ihtiyacımız var. Uluslararası arenada gündemden düşmeyen konular gibi görünse bile, Nobel ödüllü iktisatçı Elinor Ostrom’un da söylediği gibi tüm ülkelerin bir araya gelip bir çözüm üretmelerini beklemeye vaktimiz yok. Çevre krizini, sistem krizini ve adalet krizini geleceğimiz lehinde çözmeliyiz. Bunu yapmak için harekete geçmenin tam da zamanı!
A. Eren Öztürk, REC Türkiye Proje Asistanı
Nisan-Temmuz 2011
YEŞİL BAKIŞ
- Antroposen’e Hoşgeldiniz
- Dünya Caddesi İşgali
- Yaşam Dönüşümdür
- Doğal Tarımın Yolu – Felsefesi ve Uygulaması
- Küresel İklim Değişimi, Biyoenerji ve Enerji Ormancılığı
- Yeşil bilişim ile 7.8 gigaton sera gazı azaltımı mümkün
- Dünya Dün ve Bugün
- Klimatoloji ve Meteoroloji
MERCEK
- Belediyeler için adım adım sera gazı salım envanterleri
- İklim Değişikliğinin Farkında Ol!
- Çevre Adalet(sizliğ)i
- Yeni kurallar: yeni oyun
- Gelecek için Hareket Etmeli
- İklim Müzakereleri Rayına Oturdu Mu?
- Cancun'da ilk hafta müzakerelerinin sonuna gelirken...
- Aralık İklimi
KAPAK KONUSU
- Dünyadan iklim dostu yerel yönetim uygulamaları
- Türkiye'den iklim dostu yerel yönetim uygulamaları
- İklimler değişiyor, kentler değişiyor mu?
- Türk özel sektöründe karbon salım yönetimi
- Yeni Ev Ödevi: Karbon Yönetimi
- İklim değişikliğinde son düzlüğe girmeden Dünya ve Türkiye
- Hidroelektrik santrallerinin olası etkileri
- HES’lere karşı hukukun gücü





