Pazar, Mayıs 20, 2012
MERCEK | Mercek | Çevre Adalet(sizliğ)i
Share to Facebook Share to Linkedin 

Çevre Adalet(sizliğ)i

A. Eren Öztürk

İnsanoğlu tarihi boyunca çeşitli kırılma noktaları yaşamış ve bunları içinde bulunduğu çevre koşullarından etkilenerek ve sonrasında bu çevreyi etkileyerek gerçekleştirmiştir. Avcı-toplayıcı toplumdan yerleşik hayata geçildiği zamanlarda, insanların içinde yaşadıkları çevreden fayda sağlama olanakları geliştiği gibi çevreye olan etkileri de artmıştır. Endüstri devrimi ile bu etkiler katlanarak ilerlemiş ve günümüzde yaşadığımız çevre sorunlarına temel oluşturmuştur.

 

Somali_1992
Fotoğraf:siyasetimilliye.blogspot.com

 

İnsanlık, günümüze gelene kadar çeşitli toplumsal ve iktisadi evrelerden geçmiş ve görünen o ki günümüz dünyasına varılana kadar da ideal toplumu yakalayamamıştır. Doğrudan demokrasinin uygulandığı Antik Yunan’da bile kölelik sistemi yerleşmiş, kadınlar ikinci sınıf yurttaş olarak görülmüştür. Günümüze yaklaştıkça gelişen feodal düzen yine sosyal adaleti sağlamanın çok ötesinde kalmış ve bugün ise mevcut iktisadi sistem, zengin ile yoksul arasındaki farkın açılmasına neden olacak bir yapıda ilerlemiştir.

Geçmişteki ve günümüzdeki çevre sorunları ile adalet sorunlarını birbirinden ayrı iki olguymuş gibi görmek büyük resmi görememektir. Bir süredir, özellikle Türkiye toplumunun gündeminde olan Somali olayı buna güzel bir örnek oluşturmakta. Ancak Somali’deki duruma değinmeden önce mevcut çevre sorunlarının yol açtığı ya da bu sorunlara yol açan yapıyı incelemekte fayda var.

Araştırmacı Annie Leonard, gündelik hayatta kullandığımız eşyanın, üretiminden bertarafına kadar olan süreci incelediği Şeylerin Hikâyesi isimli belgesinde, beş dolara satın aldığı radyodan yola çıkarak çarpıcı sonuçlara varıyor. Kendi deyimiyle, sergilendiği rafın kirasına bile yetmeyeceğini düşündüğü bu bedelle radyoyu nasıl alabildiğine bir anlam veremezken aslında sorunun kaynağına temas ediyor: o bedel alıcı tarafından ödenmiyor, başkaları ya da parasallaştıramadığımız doğal kaynaklar ya da çevre tarafından ödeniyor. Dışsallıklar olarak tarif ettiğimiz, bir ürünün üretilebilmesi için çıkarılan hammadde, kullanılan enerji, çıkan atık sonrasında çevreye yapılan etki, ürünün üretildiği yerden tüketileceği yere doğru taşınması gibi süreçler günümüzde ürünlerin fiyatına yansıtılmıyor.  Eğer öyle olsa bugün çok uygun fiyatlara alınabilen elektronik eşyalar, tekstil ürünleri ya da aslında bir üretim sonucu ortaya çıkan her şeyin ederi  farklı olurdu. Mevcut tüketime dayalı sistemimizde ise fiyattan dolayı tüketimin azalması en son istenen şeylerden biridir. Dolayısıyla bu dışsallıklar (ucuz iş gücü ile üretilen Çin mallarındaki çocuk işçiliğinin yarattığı toplumsal çarpıklıklar da bunlara örnek olabilir) göz ardı edilmekte ve aslında faturayı son kullanıcıdan başkaları, çevre ve doğal kaynaklar ödemektedir. Gündelik hayattan bir örnek vermek gerekirse, teknoloji harikası cep telefonlarımızın ya da bu yazının yazılmasına olanak veren bilgisayarın içinde bulunan ve hızlı veri transferini sağlayan koltan madeninin çıkarıldığı bölgede (Kongo) son 13 yılda ölen 4 milyon insanı hatırlamakta fayda var. Bu madenin dünyadaki tüm rezervinin yaklaşık yüzde doksanına sahip olan ülkede yıllardır sürüp giden iç savaş ve madende çalışırken vurulan insanlar, aslında bizim daha rahat bir dünyada yaşayabilmemiz için oradalar. Bu sürecin pek de adil olduğu söylenemez.

Somali’de yaşananlara dönecek olursak… Evet bir insanlık dramından bahsediyoruz ve yaşananların ne kadar acı olduğunu anlatmaya gerek yok. Ancak büyük resmi gözden kaçırmamak gerekiyor. Somali’deki açlık ve yaşananlar bundan birkaç hafta önce ortaya çıkmadı. On yıllardır var olan, artık maalesef kanıksadığımız ve yine maalesef ki görmezden gelmeye alıştığımız bir gerçekten bahsediyoruz. Ufak bir araştırmayla Somali’deki çocuk ölüm oranlarını incelediğimizde, aslında bu ülkeden daha kötü durumda olan toplumlar olduğunu fark edebiliriz. Mesela UNICEF’in 2006 verilerine göre bu istatistikte başı çeken ülkelerde her 1000 çocuktan; Sierra Leone’de 270’i, Angola’da 260’ı, Afganistan’da 257’si yaşamını yitiriyor. Bu sıralamada yukarıda bahsi geçen Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin de ilk 20’de yer alması tesadüf değil. Karşılaştırma olması açısından, bu oranların İsveç ve İzlanda’da binde üç civarında olduğunu belirtmekte fayda var. Biraz daha derine indiğimizde, çocuk ölüm oranında ilk on sırayı alan ülkelerin hepsinde son yıllarda yaşanan bir iç savaştan ya da en azından savaştan bahsetmek durumundayız. Gerçek şu ki, batı ülkelerinin bir araya gelerek yardım etmeye çalıştığı üçüncü dünya, aslında yine batının sattığı silahlarla bitmeyen savaşların pençesinden kurtulamayan ülkelerden başkası değil. Bunu, çevresel anlamda da şu şekilde ifade edebiliriz: gelişmiş ülkelerin yurttaşlarının her istediklerine, istedikleri zaman ulaşmalarını sağlayan sistem aslında kaynakları talan edilen, insanlarının varlık içinde yokluk yaşadıkları ülkelerin var olmasıyla devamlılığını sürdürebiliyor.

Tam da bu noktada bir konuya değinmekte fayda var: gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerdeki toplumların, sorunların tarihsel sorumluluğunu taşıyan batı ülkeleri toplumlarındakine benzer bir biçimde yaşamak gibi bir lüksleri hiçbir zaman olmayacak. Zira, gelişmekte olan ülkelerin devasa nüfuslarının batılı tarzda, tüketime dayalı bir yaşama geçmeleri, gezegenin kaynaklarının altından kalkamayacağı bir durum ortaya çıkaracak. Çarpıcı bir örnek olarak yıllık kişi başı et tüketimini ele alabiliriz. Gıda ve Tarım Örgütü’nün verilerine göre yukarıdaki ülkelerden, Sierra Leone’de bu miktar 6.1 kg iken Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde 4.8 kg. Yine karşılaştırabilmek için Amerika Birleşik Devletleri’nde yılda bir kişi tarafından 129 kg et tüketilirken Danimarka 145 kg ile en öndeki ülke. Et tüketimi bu anlamda adaletsiz dağılıma işaret ederken, sanal su (bir ürünün üretiminde ve tüketiciye ulaşmasına kadar geçen sürede harcanan su miktarı) bağlamında da çevresel ve doğal kaynakların kullanılması noktasında önem arz ediyor. Bir kg dana etinin üretilebilmesi için 22 bin litre suya ihtiyaç var. Daha çok et tüketenlerin kaynaklar üzerinde nasıl bir etkiye sahip olduklarını bu istatistiklerden anlayabiliriz. Bu yıl dünya (daha doğrusu insanlık), ekolojik borçlanma gününe 27 Eylül’de ulaştı. Yani bugünden 2011 yılı sonuna kadar kullanılacak olan tüm kaynaklar aslında teorik olarak yoklar. Olmayan şeyleri tüketmeye çalışmak çok da akla yatkın olmayacağı için bu adaletsiz yapı ilerlemeye devam edecek gibi görünüyor.

Kaynakların adil dağıtılmadığı ve adaletli olarak kullanılmadığı gün gibi ortada. Türkiye gibi bu ve benzeri konularda hassasiyet duyan bir topluma sahip diyebileceğimiz bir ülkede, kimi kaynaklara göre günde altı milyon, kimi kaynaklara göre de günde 10 milyon ekmek çöpe atılıyor. New Economics Foundations’ın yayımladığı An Inconvenient Sandwich (Uygunsuz Sandviç) raporuna göre, İngiltere’de her gün üretilen yiyeceklerin yarısı yenmiyor. Daha sonra da Somali’deki açlığa yardım olsun diye uçaklarla tonlarca yardım malzemesi gönderiliyor. Oradaki insanlar da 3-5 gün bilemediniz bir hafta daha fazla yaşama şansına erişiyor. Ne lütuf! Tüketim ve kaynakların adil olmayan biçimde kullanımı söz konusu olduğunda birkaç istatistik daha vermekte fayda var. Dünyadaki açlığı azaltmak, çocuk ölüm oranlarını düşürmek, sağlıklı bir çevrede yaşamak gibi hedefleri işaret eden Birleşmiş Milletler Binyıllık İlerleme Hedefleri, son yıllarda bu alanlarda birtakım gelişmelerin olduğuna işaret ediyor. Bu hedeflere bir de ters taraftan bakacak olursak resmin o kadar da iç açıcı olmadığını itiraf etmek zorunda kalabiliriz. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) ve UNESCO tarafından hazırlan rapora göre Binyıllık Kalkınma Hedefleri’nin ilki olan ‘uç noktadaki açlığı ve yoksulluğu önleme’ hedefi çerçevesinde ilk amaca ulaşmak için harcanması gereken para 56-62 milyar dolarken, dünya genelinde 2005 yılında askeri ekipman ve silahlar için harcanan para 1 trilyon dolardan daha fazla. Aynı hedefin ikinci amacı olan ‘açlık seviyesinin altında olan insanların sayısını yarıya indirme’ eylemi için gereken para 29.6 milyar dolar. Şimdi sıkı durun! Buna karşılık olarak sadece Kuzey Amerika’da evcil hayvanlara ve bunların bakımına yıllık harcanan para 2006’da 37 milyar dolardı.

Günümüzde gıda krizi, enerji krizi gibi terimleri sık sık duymaya alıştık. Ancak yukarıdaki sayıları göz önüne aldığımızda krizin önündeki sözcüğün değişmesi gerektiğini fark ediyoruz. Gezegenimize güneşten sadece bir günde gelen enerji tüm dünyadaki eylemlerin gerçekleştirilebilmesi için gereken enerjiden kat kat daha fazla. Dolayısıyla kriz enerji krizi değil, olsa olsa bir zekâ krizidir. Bu enerjiyi en verimli şekilde nasıl kullanacağımızı henüz tam olarak bilmiyoruz, tıpkı kaynakları nasıl daha adaletli bir biçimde dağıtacağımızı bilmediğimiz gibi. İlki için henüz yeterli teknolojik altyapıya sahip olmayabiliriz ancak ikincisi için yeterli zekâya, bilgiye ve insanlık onuruna sahip olduğumuza inanmak istiyorum.

A. Eren Öztürk, REC Türkiye Proje Asistanı

Ekim-Aralık 2011

Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta
 
© 2010 BÖLGESEL ÇEVRE MERKEZİ - REC TÜRKİYE       Web uygulama