Pazar, Mayıs 20, 2012
MERCEK | Mercek | Çevreden muaf siyaset
Share to Facebook Share to Linkedin 

Çevreden muaf siyaset

Nafiz Güder Çevre ve enerji verimliliği gibi hepimizi ilgilendiren ve geleceğimizi etkileyen  konularda partilerin artık somut politikalar üretmesi gerekiyor

Kısa bir süre sonra, 22 Temmuz 2007'de, erken genel seçimler yapılıyor. Bu, Türkiye'nin en yüksek yasama organında görev yapacak, dolayısıyla Türkiye'nin her türlü politikasında ağırlıklı rol oynayacak 550 milletvekilinin ve Meclis içinden çıkacak olan hükümetin tayin edilmesi demek. Siyasetin en önemli aktörleri olan siyasî partiler de, doğal olarak, yönetimine talip oldukları ülke için kısa ve orta vadeli vizyonlarını, hayâllerini, program ve stratejilerini, seçmenlere sunarak ve onlara iyi bir gelecek vaat ederek seçmenlerden oy talep ediyor.

Gerek son yıllarda giderek artan çevre bilinci, sürdürülebilir ve müreffeh bir gelecek ile çevre arasındaki doğrudan bağlantının giderek daha iyi kavranması; gerek küresel iklim değişikliği gerçeğinin, farklı sektörlerin yanısıra hızlı bir biçimde günlük yaşamlarımızıda etkilemeye başlaması, bir ülkenin yönetimine talip olan siyasi partilerin de, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre hedefine, programlarının üst sıralarında yer vermelerini gerektiriyor; en azından böyle olması bekleniyor.

Peki, 23 Temmuz'da iktidar olmayı hedefleyen siyasî partilerin vizyon ve programları, bu gereklilikle örtüşüyor mu? Siyasî parti programlarında çevre nasıl bir önceliğe sahip? Parti programlarındaki diğer temalarla ne derece örtüşüyor? Partilerin çevre konusundaki yaklaşımınedir?

Bundan kısa bir süre önce, akademik ünvanı da olan bir milletvekili ile sohbet ederken, "hocam sizin için en öncelikli sorun çevre olsa idi, bu seçimlerde oyunuzu kime verirdiniz?" sorusunu yönelttim. Kısa bir duraksamadan sonra aldığım yanıt, "bizim partiye verirdim," oldu. Söz konusu partinin çevreye bakışının diğer partilerden pek farklı olmadığını bildiğimden, bu tercihin nedenini sorduğumda aldığım yanıt ise, "çünkü hiç bir partinin doğru dürüst bir çevre politikası yok; en azından bizim partinin iyi bir programı var, o yüzden bize verirdim," oldu.

alt
KOMİSYON GÖREV BAŞINDA: Çevre yönetimi, TBMM Çevre Komisyonu’nun yanı
sıra bütün milletvekillerini ilgilendiren öncelikli bir alan.
(Fotoğraf: TBMM.GOV.TR)

Aslında yukarıdaki konuşma, siyasetin çevreye bakışı hakkında kaynağından bir ipucu veriyor olsa da, biz sorularımızın yanıtlarını bulmak ve iktidar olduğu takdirde, Türkiye'nin sorunlarını, bu arada çevresel sorunlarını da çözmek durumunda olan siyasetin zihniyetinin bir fotografını çekmek için, hem partilerin web siteleri hem de basında çıkan haberler vasıtasıyla, siyasî yelpazenin farklı kanatlarında bulunan ve seçime katılacak partilerden yaklaşık on beşinin seçim programlarını ve vaatlerini inceledik.

Yok aslında farkımız

İlk bakışta birbirinden farklı siyasî çizgileri olan partilerin, çevre konusunda ortak iki noktada buluştuklarını saptamak mümkün.

Birinci olarak, 2002 genel seçimleri öncesinde çevre konusunda kullanılan söylem ile, 2007 programlarındaki söylemler arasında pek bir değişiklik görülmüyor. Hemen belirtmek gerekir ki, yakın geçmişte iki partinin birleşmesiyle oluşan bir partinin, sadece çevre değil, bu satırlar yazıldığı sırada henüz bir seçim programı da bulunmuyordu. Seçimlere katılacak partilerden üçünün programında ise çevre ile ilgili bir bilgi yok. Kimi partilerin programında ise, çevre alanına değinilmiş olmakla birlikte, hem çevreyi hem de ülkenin kalkınmasını yakından ilgilendiren madencilik, sanayi gibi sektörlere neredeyse hiç değinilmediği görülüyor.

Oysa biliyoruz ki, beş yıllık süre içinde gerek AB müktesebatının çevre alanında getirdiği koşullarla, yine AB ile uyumun bir parçası olarak sanayi ve ticarette rekabet gücünün artırılması için yükselen çevresel standartlar; gerek küresel iklim değişikliğinin tırmanan bir kriz niteliğine dönüşmesi, çevre alanına bakışın 2002'ye kıyasla oldukça farklılaşmasını gerektiriyor.

İkinci saptama ise, partilerin çevre ile ilgili hedef ve vaatlerinin genel geçer hatlarla çizilmiş olmasıve hemen hepsinin birbirine benzemesi. Partilerin seçim programlarını(ya da beyannamelerini, ya da pusulalarını) biraz daha ayrıntılıincelediğ imizde şu saptamalarıyapabiliyoruz:

_ parti programlarındaki çevre ile ilgili maddelere bakıldığında, çevresel sorunlara samimi çözüm bulmaktan çok, çevre konusunun 'ihmâl edilmemiş' olduğunu göstermek gibi bir kaygıyla kaleme alınmış oldukları izlenimi edinmek mümkün.

_ bu izlenimi destekleyen göstergelerden biri zaman zaman çevre ile ilgili kavramların hatalı kullanılması, erozyon yerine erezyon gibi.

_ çevre sorunlarının kaynağı olarak, kimi zaman teknoloji, kimi zaman geleneklerimize uygun olmayan yaşam biçimleri, kimi zaman da karşıt siyasî görüşün ihmâl ve beceriksizliği gösterilirken; çevre sorunlarının, teknik uygulamalarla, yasaklamayla, arazi planlamasıyla, denetim ve cezalandırma gibi zabıtaî ve hukukî önlemlerle giderilebileceği izlenimi veriliyor.

_ bütün partiler, çevreye ayrı bir 'sektör' olarak yaklaşıyor. Yani, bir yanda, eğitim, sanayi, sağlık, tarım, turizm, madencilik gibi kalkınmaya ve toplumsal hizmetlere ilişkin sektörler varken; çevre koruma ve çevre yönetimi de, bu sektörlerden biri gibi değerlendiriliyor. Oysa çevrenin bütün sektörlerle içi içe geçmiş kapsayıcı'tabiatı', ayrıbir sektörmüş gibi ele alındığında gerçekçi olmaktan uzaklaşıyor.

_ kapsayıcı tabiatıyla; enerji başta olmak üzere hem bütün sektörlerden etkilenen hem de bütün sektörleri etkileyen niteliğiyle çevre, öncelikli bir madde olması gerekirken, çevre ile ilgili görüşler parti programlarının alt sıralarında yer alıyor.

_ partilerin önemli bir kısmının programında, çevreyi, insan sağlığını, üretim kârlılığını ve tarım alanlarının sürdürülebilirliğini doğrudan ilgilendiren ziraî ilaçlama ve gübreleme konusuna hiç değinilmiyor.

_ çevre ve sürdürülebilirlik konusunda yazılmış olan ifadelere gelince, bunların da vaat düzeyinde kaldığını, ağırlıklı olarak 'nasıl' bir çevre hedeflendiği üstünde durulmakla birlikte, bu hedeflere ulaşabilmek için 'neler' yapılacağına (ya da nelerin yapılmaması gerektiğine), hedeflere 'nasıl' ulaşılacağı, hangi yöntemlerin izleneceği konusunda bir ipucuna rastlanmıyor. Örneğin küresel iklim değişikliğinin ciddi bir tehlike olduğunun altını çizen programlarda, ne Türkiye'nin bir an evvel Kyoto Protokolü'nü imzalamasına, ne de Kyoto'ya alternatif yöntemlerin hayata geçirilmesine ilişkin bir ifade görülmüyor. Ya da başka bir programda, 'maden ürünleri üretiminde, çevreye zarar verilmemesine büyük özen gösterileceği' ifade edilirken, bunun nasıl sağlanacağına ilişkin bir bilgi verilmediğinden, bugüne kadarki uygulamalardan nasıl bir fark ortaya konulacağıda anlaşılamıyor.

_ dille ilgili bir diğer ilginç nokta da, çevre konusundaki programların gelecekte bir zamanda (muhtemelen iktidar olunması durumunda) yapılacak bir iş olarak ifade edilmesi. Yani, programlardaki söylemler, partilerin tasarladıkları(ya da uyguladıkları) çözümler üstüne kurulu değil. Oysa, çevreyi ciddiye alan bir partinin, meclise giremese de, ya da iktidar olamasa da, çevre konusunda somut politikalar üretmesi, bunu toplumla paylaşmasıve diğer siyasî aktörlere bu yönde baskı yapması önünde bir engel yok. Tam tersine, hem çevre hem de diğer alanlarda somut politikalar üretmek, ülke yönetimine tâlip olan siyasi aktörlerin zaten öncelikli bir görevi değil mi?

_ kimi partiler (ki içlerinden biri aslında çevre alanına en kapsamlı yaklaşan programlardan birine sahipken) ise dil konusunda daha da farklı bir tarz benimseyerek, belirlediği çevresel hedeflere ulaşmak için kendinin yapacaklarından ve taahhütlerinden söz etmek yerine, başkalarının neler yapması gerektiğini anlatıyor, yapması gerekenleri üçüncü şahıslardan bekliyor. Bu haliyle de, aslında iktidara tâlip olmadığı gibi bir izlenim uyandırıyor.

Bütün bu saptamaları sıraladıktan sonra, siyasetin, 2007 seçimleri öncesinde çevrenin geleceği açısından pek de umut vaat eden bir tablo çizmediğini söyleyebiliriz. Bu noktada akla, "peki parti programları diğer sorunlar konusunda somut çözümlere yer veriyor mu?" sorusu gelebilir elbet. Böyle bir sorunun yanıtını aramak bu yazının sınırlarının çok ötesinde olmakla birlikte, parti programlarının aslında diğer sorun alanlarında da somut öneriler sunamadığını söylemek mümkün.

Oysa Türkiye'de çevre konusunda giderek daha bilinçlenen, gelecekten kaygıduyan –ve önemli bir kısmıda seçmen olan— bir kitle, siyasetin hamasî konuşmalar, gövde gösterileri, içi doldurulmamış vaatlerden oluşan kısır ve 'kozmetik' bir düzeyin çok daha ötesinde bir düzeyde yapılması gerektiğini düşünüyor olsa gerek. Başta küresel iklim değişikliğinin durdurulmasıve Kyoto sözleşmesinin imzalanması için yapılan eylemler olmak üzere, Türkiye'de çevre adına yapılan sivil girişimler bunun bir işareti. Bilinçli seçmenin talepleri karşısında, örneğin çevre, örneğin engelli hakları, ayrımcılığı önleme, enerji verimliliği, gençlik politikaları gibi, somut, hepimizi ilgilendiren ve hepimizin geleceğini etkileyen konularda siyasî partilerin artık somut politikalar üretmesi gerekiyor.

Madalyonun öbür yüzü

Çevrenin siyaset ile dolaylı ilişkisine baktığımızda ise, yine bugüne kadar olandan farklı bir tablo görmek mümkün olmuyor. Yukarıda değindiğimiz gibi, çevrenin diğer sektörlerden bağımsız bir sorun alanı gibi algılanıyor olması, kalkınma ve toplumsal hizmetlere yönelik projelerin çevre alanından kopukmuş gibi tasarlanmasına neden olabiliyor.

Bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak, bir yandan daha müreffeh bir toplum ve daha varlıklı bir ülke vaatleri verilirken, bu projelerin hem doğal kaynak kullanımı boyutunda hem de atıkların bertaraf edilmesi boyutunda doğal çevre üstünde yaratacağı baskıve tahribat ölçülmüyor. Bir diğer deyişle kalkınmanın gerçek maliyeti göz ardıediliyor. 'Mazotun fiyatını yarı yarıya indirme,' (ya da 1 YTL'ye düşürme) vaatleri, kulağa pek hoş gelse de, motorin tüketiminin artışı ile karbon salımlarının artacak olması, böyle bir uygulamanın çevre üstündeki ilk ve en doğrudan sonucu olabilir. Pompa satış fiyatının yaklaşık %75'i vergi olan motorinden elde edilen vergi geliri açığını kapatmak için ise hangi kaynakların kullanılacağını ve bunun ne tür çevresel tahribatlar yaratabileceğini kestirmek zor.

Örneğin 'daha ucuz ve güvenli bir enerji arzı sağlanacaktır,' ifadesinden, bu ucuzluğun, verimliliğin artırılmasıyla mı sağlanacağı, yoksa kömürle üretim yapan termik santraller gibi ağır çevresel maliyetleri olan yöntemlere mi başvurulacağı açıklanmıyor. Başka seçim programlarındaki, 'turizm yatırımları, bölge geliştirme anlayışı içinde, yabancı sermayenin cezbedilmesinde başvurulacak önemli alanlardan biri olarak değerlendirilecektir,' ya da, '...turizm gelirlerimiz artırılacaktır. Bu amaçla, özellikle turizm bölgelerindeki kamu arazi ve tesisleri bedelsiz tahsis edilecektir,' ifadeleri ise, kıyı sahalarının, ormanların, doğal bitki örtülerinin turizm yatırımları uğruna gözden çıkarılabileceği endişesini doğuruyor.

Çevre oy getirir mi?

Bu noktada akla şöyle bir soru gelebilir: çevreyi öncelikli alan olarak kabul eden ve diğer bütün sektörlere ilişkin politikaları çevreyi referans alarak belirleyen bir siyasî partinin, Meclis'e girecek kadar oy almasıve programınıhayata geçirme fırsatı yakalaması mümkün mü? Geçmiş yıllarda siyaset hayatımızda izlediğimiz Yeşiller Partisi deneyimi, bunun –o dönemin koşullarında— mümkün olmadığını gösterse de, seçmen tabanı geniş merkez bir parti, çevre yanlısı bir politika benimsediğinde sonucun nasıl olabileceğini bu örneğe bakarak kestiremiyoruz. Zaten seçmenlerden ya da sivil toplum kuruluşlarından bu yönde ciddi bir talep de görmüyoruz.

Kısacası, seçimlere hazırlanan siyasî partilerin programları ve özel olarak da bu programlardaki çevreyle ilgili maddeler; bir bölümü müzminleşen ya da küresel nitelik taşıyan çevre sorunlarının çözülmesi ya da azaltılması; doğal kaynakların sürdürülebilir kullanılması, temiz, yenilenebilir enerji kaynaklarına öncelik verilmesi, enerji verimliliğinin artırılması, tür ve habitat varlığının korunmasıve geliştirilmesi, katı atık yönetimi gibi konularda, 23 Temmuz 2007 ve sonrasında, bizi bugün içinde bulunduğumuz koşullardan daha iyi koşullara taşıma güvencesi vermiyor ne yazık ki.

Nisan-Haziran 2007

Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta
 
© 2010 BÖLGESEL ÇEVRE MERKEZİ - REC TÜRKİYE       Web uygulama