Orta ve Doğu Avrupa’nın iklim değişikliği fırsatı
Tom Burke, Chris Littlecott ve Nick MabeyBugün karşımıza çıkan, düşük karbonlu bir ekonomi yaratma fırsatını kaçırmak, bedeli gelecek kuşaklara yüklenecek pahalı bir hata olur
Bugün, Avrupa’nın geleceğine dair bir dönüm noktasındayız; verilecek doğru kararlar, temiz teknolojilere ve akıllı bir altyapı ya on yıllar sürebilecek bir yatırımın kapısını açabilir. Bu da, bütün Avrupa’da milyonlarca nitelikli iş imkânı yaratabilir, yeni ve kapsayıcı bir toplumsal sözleşmenin temellerini atabilir. Bu yeni bir ‘yeşil sanayi devrimi’nin doğrudan gelişimi için bulunmaz bir fırsat. Orta ve Doğu Avrupa’daki üye ülkelerin yurttaşları bu fırsattan muhakkak yararlanmak istiyor ancak kendilerini yönetenlerin geçmişten çok geleceğe bakmasını nasıl sağlayabilirler? Çevre kuruluşlarının ve sivil toplum örgütlerinin çabaları, yurttaşların bunu gerçekleştirmesini sağlayabilir ve işe AB Bütçe Değerlendirme çalışmalarındaki fırsatlara odaklanarak başlayabilirler.
İklim değişimine yönelik girişimler için gerekli siyasî ortam son üç yılda iyileşirken, ekonomik büyümedeki iyileşme bunun için gerekli güveni biraz olsun tazeledi. Özellikle Avrupa Komisyonu (AK), dışa dönük ve geleceğe odaklı bir Avrupa projesinin önemini kavradı. Komisyon, çevrenin Avrupalıları birbirine bağlayan temel bir mesele olduğunu isabetle tespit etti. İngiltere eski başbakanı Blair, Alman başbakanı Merkel ve Komisyon başkanı Barosso’nun kararlı önderliği iklim ve enerji konularındaki iddialı hedefler üstünde mutabakat sağlanmasını kolaylaştırdı.
Ancak kuşkusuz, siyasetçiler için iş, siyasî gündemi belirlemekle bitmiyor, bir başka güçlük de bu hedeflere ulaşmak için izlenmesi gereken yol. Avrupa ise bugün farklı bir aşamada. İklim değişimi sorunuyla baş edebilme yetisi, hem meşruiyetinin hem de pratik değerinin asıl sınavını oluşturuyor. Bugün verilecek kararlar, bütün Avrupa’nın geleceğini şekillendirecek ve onun dünyadaki yerini belirleyecek.
Bölge ülkelerinin önündeki zorluklar
Ocak 2008 itibarıyla Bulgaristan ve Romanya AB üyeliklerinin birinci yılını kutluyor. Bölgedeki komşuları, üyeliklerinin dördüncü yılını dolduracağından ‘yeni üye’ unvanları muhtemelen düşüyor. Slovenya, AB dönem başkanlığını devralıyor.
Geniş açıdan bakıldığında, AB’nin üye sayısını önce 25’e sonra 27’ye çıkararak genişlemesi büyük bir başarı olarak değerlendirilebilir. Refah yavaş yavaş artarken, her ne kadar aile yaşamının değişen biçimleri sonucunda toplumsal güven bazen azalsa da, ekonomik güven de bu artıştan payını aldı.
Benzer biçimde, bölge ülkeleri de AB siyasetine yeni bir boyut kazandırdı. Yeni üyeler, coğrafî konumları ve tarihî deneyimleri sayesinde, Avrupa’nın dünyadaki rolüne ilişkin projeyle, ülke içinde güvenlik ve refahın korunmasının aslında aynı madalyonun iki yüzü olduğunu çabucak kavradı. Bu ülkeler, istikrarsız bir dünyada, çevre mültecilerinin ve ekonomik göçmenlerin sığınacağı sınır bölgeler olduklarının da farkında. Enerji kaynakları nın güvenliğini sağlamaktan tüm dünyada demokrasiyi desteklemeye dek birçok konuda, zor kazanılmış özgürlük deneyimlerinin de aynı şekilde farkına vardılar.
Bugün, bu ülkeler belki de en zor sınavlarını vermek üzere: AB içinde bir geçiş statüsü. Çünkü önümüzdeki iki yılda, sadece, yakın geçmişte de sorun olan, AB’nin kendi içindeki kurumsal tartışmaların sona ermesi değil, aynı zamanda iklim değişimi konusunda küresel bir anlaşmanın ve yepyeni bir AB bütçesinin temellerinin atılması da bekleniyor.
Bütün bu süreçler boyunca, Orta ve Doğu Avrupa’daki üye ülkelerin tavrı ve siyasî önderliği, değerlerini geleceğe taşıyabilen bir AB için hayatî önemde olacak. Can alıcı soru şu: bölge önderleri fırsat siyaseti mantığıyla hareket edip AB hareketinde bir dinamo işlevi mi görecek, yoksa yoksulluk siyasetine doğru geri adım mı atacak? İlk seçenek, ekonomik modernleşme ve çevresel sürdürülebilirlik için mevcut kolaylaştırıcı fırsatları azamî ölçüde artırmak iken; diğer seçenek, bölgenin yeni teknolojiler konusunda Çin ve Hindistan’ın gerisinde kalması riskini taşıyor. Şu an belirtiler karışık.
Yoksulluk siyaseti
Kısa süre önce başlayan AB Bütçe İzleme çalışmaları, AB’nin 2013 ve sonrasında parasını harcama şeklini saptamayı amaçlıyor. Bütçe siyasetinin karmaşıklığı düşünülürse, herhangi yeni bir yaklaşımın 2020’den önce tam anlamıyla hayata geçirilemeyebileceği söylenebilir.
İzleme çalışmaları, parayı en kolay yoldan dağıtmak yerine, AB kaynaklarının üye ülkeler tarafından en iyi şekilde kullanıldığı bir katma değer yaratmayı amaçlıyor. AB kaynaklarının, ekonomik ve toplumsal hedeflere ulaşma yolunda verimli kullanılması da amaçlardan biri. Ortak Tarım Politikası ve Yapısal Fonlar’dan alınan AB desteklerinin tahsisinde şeffaflığı artırmaya yönelik yeni kararlar; bu tahsisatın daha sıkı izlenmesini amaçlayan ve sonuçta Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine sağlanan fonların azaltılacağı endişelerini doğuran bariz girişimlerdi.
AB aynı zamanda, 2020’ye kadar karbon salımlarında %30’a varan bir azalma sağlamak, enerji verimliliği ve yenilenebilir kaynaklarda %20’ hedefine ulaşmak için yeni politikalar da geliştiriyor. Karbon tutma ve depolama (CCS) teknolojisi için bir dizi örnek tesisi hizmete sokmak da AB’nin yeni planları arasında. Ancak bölge ülkeleri, bu müzakereleri sürdürmek yerine, Avrupa Komisyonu’nun karbon salımlarına ilişkin Ulusal Tahsis Planları’na; çok katı ve çok pahalı oldukları gerekçesiyle yasal engeller ve protestolarla karşılık verdi.
Bu mevcut savunmacı yaklaşımı benimsemek, ‘yoksulluk’ mazeretine sığınmak demek. Bu, o zamanın yeni üyelerinin de kullandığı eski bir taktik, ancak İrlanda, İspanya ve diğerlerinin hızla sağladığı başarı, bu taktiğin, uzun süreli fon sağlamayı meşrulaştırma gücünü büyük ölçüde yitirdiğini gösteriyor. Bu durum, önümüzdeki 13 yıl boyunca bu mazeretin arkasına saklanma eğilimindeki birçok (hepsi değil) Orta ve Doğu Avrupa ülkesi için geçerli. Son zamanlarda büyümede görülen artış ve AB üyeliğinin beraberinde getirdiği genel ekonomik yararlara bakıldığında, bölgenin daha olumlu bir yaklaşım benimsemesi için doğru zamandayız.
Şu noktada çok net olmak gerekiyor: bölge ülkeleri modernleşmeyi sürdürdükçe AB’den önemli ölçüde maddî destek almayı hak ediyor; buna şüphe yok. Asıl düşündüren nokta, fonun hangi alanlara odaklanması gerektiği. Çünkü AB’nin temel katma değer faaliyetlerine odaklanmış yepyeni bir bütçeye; dolayısıyla asıl yatırımların enerji ve iklim alanlarında yapılmasını AB’nin temeline oturtmaya verilecek destek, bölgeye çok daha fazlasını kazandıracak. Böyle bir bütçe, bölge önderlerine, yeni bir temiz enerji ekonomisi için yatırım yapma fırsatını verecek; oysa böyle bir ekonominin, 1980’lerin sorunlarına göre tasarlanmış bir AB bütçesi çerçevesinde gerçekleşmesi imkânsızdı.
Fırsat siyaseti
Düşük karbon ekonomisine geçiş, altyapı yı, sanayiyi, yapı kapitalini ve enerji üretimini modernleştirmek için yakalayabileceğimiz en iyi fırsat. Bu geçişin, Avrupa’da milyonlarca yeni ve sürekli iş imkânı yaratma, enerji güvenliğini artırma ve düşük karbonlu, insan dostu kentlerin yeniden doğuşunu sağlama ihtimali yüksek. Fosil yakıtlara dayalı mevcut yatırımlar, yeni ve düşük karbonlu değerler yaratmak yerine, günümüz genç kuşaklarının omuzlarına ağır bedeller yüklemeyi sürdürdüğü için bu değişimlerin şimdi yapılması çok önemli.
Bölge ülkeleri, bu değişimden azamî faydayı sağlayabilir. Enerji verimliliğinde sağlanan büyük ilerlemeler, karbon ticaretinden maddî kazanç sağlamanın yanı sıra, enerji güvenliğini artıracak ve ticaret dengesini de iyileştirecek. Bölge toplumları, bütün Avrupa’da ve dışında, düşük karbonlu yeni ürün ve hizmetlerin başarıyla geliştirilmesi, uygulanması ve tedarikinde büyük önem taşıyan teknik, bilimsel ve sınaî beceriye sahip.
Tüm bu hedeflerin gerçekleşmesi için en önemli unsur, hem kamu sektörünün hem de özel kaynakların yapacağı etkin yatırımlar. Orta ve Doğu Avrupa’nın önderleri, AB Bütçe Reformu’nda olumlu bir tavır takınarak, enerji ve iklim konularında koşulların gitgide zorlaştığı bir zamanda düşük karbonlu ekonomiler için gerekli olan fonları elde edebilir. AB parası bu şekilde kullanıldığında; iklimle uyumlu elektrik üretimi, düşük karbonlu ulaşım sistemleri, ev ve işyerlerindeki enerji verimliliğinde artış ve yenilenebilir enerji teknolojilerinin yaygınlaşmasını da sağlayabilir.
Böyle bir yaklaşım, birçok siyasî sorunu da çözebilir. Bu da, AB’nin var oluş sebebini ve katma değerini gösterir; ve ekonomilerin, enerji fiyatlarındaki şoklara ve enerji ihracatçılarının siyasî nüfuzlarına karşı zaaflarını da azaltır. Ayrıca bu yaklaşım, iklim hedeflerine ulaşılması, istihdam ve rekabet gücü hedeflerinin tutturulması açısından da önemli bir adım olabileceği gibi; AB’nin iklim değişimi konusundaki önderlik kapasitesini de güçlendirir. Son olarak, AB ülkelerinde ve dışında, refahın ve yaşam kalitesinin artması için de temel bir etken olabilir.
Bu makale, E3G’nin, Dünyada Avrupa: Güvenlik ve refah için siyasî tercihler başlıklı belgesinden yararlanarak yazılmıştır.
Ocak-Mart 2008
YEŞİL BAKIŞ
- Antroposen’e Hoşgeldiniz
- Dünya Caddesi İşgali
- Yaşam Dönüşümdür
- Doğal Tarımın Yolu – Felsefesi ve Uygulaması
- Küresel İklim Değişimi, Biyoenerji ve Enerji Ormancılığı
- Yeşil bilişim ile 7.8 gigaton sera gazı azaltımı mümkün
- Dünya Dün ve Bugün
- Klimatoloji ve Meteoroloji
MERCEK
- Belediyeler için adım adım sera gazı salım envanterleri
- İklim Değişikliğinin Farkında Ol!
- Çevre Adalet(sizliğ)i
- Yeni kurallar: yeni oyun
- Gelecek için Hareket Etmeli
- İklim Müzakereleri Rayına Oturdu Mu?
- Cancun'da ilk hafta müzakerelerinin sonuna gelirken...
- Aralık İklimi
KAPAK KONUSU
- Dünyadan iklim dostu yerel yönetim uygulamaları
- Türkiye'den iklim dostu yerel yönetim uygulamaları
- İklimler değişiyor, kentler değişiyor mu?
- Türk özel sektöründe karbon salım yönetimi
- Yeni Ev Ödevi: Karbon Yönetimi
- İklim değişikliğinde son düzlüğe girmeden Dünya ve Türkiye
- Hidroelektrik santrallerinin olası etkileri
- HES’lere karşı hukukun gücü





