Pazar, Mayıs 20, 2012
REC BÜLTEN | REC Türkiye | Bali sonrası Kopenhag öncesi
Share to Facebook Share to Linkedin 

Bali sonrası Kopenhag öncesi

Yunus Arıkan

Dünyada ve Türkiye’de sürdürülebilirlik çabalarının geleceği için kritik viraj

Endonezya’nın Bali adası, 3-15 Aralık 2007 tarihlerinde BM iklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (BMDÇS) 13. Taraflar Konferansı’na (COP13) ve Kyoto Protokolü’nün 3.  Taraflar Buluşması’na (COP/MOP3) ev sahipliği yaptı. 10’dan fazla ülkenin başbakan ya da devlet başkanı, 150 kadar ülkenin çevre bakanı düzeyinde temsil edildiği; çok sayıda maliye ve sanayi bakanının katıldığı; uluslararası finans kuruluşlarının ilk kez para ve maliye politikalarına çevre ve sürdürülebilirlik gözlüğüyle bakmaya zorlandığı; diplomatların ve uluslararası kuruluşların üst düzey yöneticilerinin kameraların karşısına bazen göz yaşları, bazen öfke, bazen de yürekten kucaklaşmalarla çıktığı; 1,500’ü aşkın gazetecinin izlediği Bali zirvesi, muhtemelen 1992 Rio Zirvesi’nden sonra, dünya kamuoyunun en yoğun şekilde izlediği uluslararası çevre toplantısı oldu.

Bali Toplantıları gerçekten de; nedenleri, sonuçları ve çözüm önerileriyle, iklim değişikliğinin hemen hemen tüm çevre sorun ve süreçlerinin odak noktası haline geldiğinin; dahası, bu özellikleri nedeniyle, beğenilse de beğenilmese de, kabul edilse de edilmese de, iklim değişikliğinin artık dünyanın geleceğini (ya da geleceksizliğini) tayin ettiğinin, çevre camiası dışındaki tüm sektör ve aktörlerce de kabul edildiği dönüm noktası olarak anılacak.

1992’de Rio’da beraber kurgulandığı ‘çölleşmeyle mücadele’ ve ‘biyoçeşitlilik’ alanlarına yönelik uluslararası süreçlerden farklı olarak, iklim değişikliği camiasının, çalışma alanını mütevazi ‘koruma’ eksenli çabaların ötesine taşıyıp, ‘düşük karbon ekonomisi’ gibi yeni bir ekonomik ve ekolojik döngüyü hedeflemesi, Bali Toplantıları ile doruğa ulaşan bu başarının temel nedeni olarak değerlendirilebilir. 

alt
IPPC Başkanı Rajendra Pachauri üst
düzey yetkililere Oslo'dan hitap ediyor.
(Fotoğraf:http://IISD.CA)

Nitekim, en genel ölçekte, tüm sürdürülebilir kalkınma çabalarının yerel, ulusal ve küresel ölçekteki uygulamaları dikkate alındığında, elde edilen kazanımların, iklim değişikliği süreci ile bütünleşmedikçe son derece sınırlı kaldığı ya da sürdürülebilir olmadığı görülüyor.

Elbette diğer alanlarda da azımsanmayacak başarılar elde edildi. Örneğin, 2002’da Havana’daki Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi 6. Taraflar Konferansı’ nda, gelişmekte olan ülkeler, çölleşme ve tarım arasında doğrudan ilişki kurarak, bu kararlarını aynı yıl Cancun’da yapılan Dünya Ticaret Örgütü (WTO) toplantısında savunmayı kararlaştırmıştı. Nitekim, Havana’yı ciddiye almayan gelişmiş ülkeler, Cancun hezimetini önceden görememiş, bu da dünya ekonomisi için son derece önemli ve belki de etkisi bugün bile hissedilebilen sonuçlar doğurmuştu.

Çölleşmeyle mücadele camiası, 20. yy’daki fosil yakıt çağının, bir anlamda ‘eski dünya’nın sonunu Havana’da nasıl hazırladıysa, belki de ilerleyen yıllar, Bali Toplantıları ile beraber iklim değişikliği camiasını, 21. yy’da kaçınılmaz bir zorunluluk olan ve eşitlik, yenilenebilirlik, verimlilik, dayanışma ilkeleri üstünde yükselmesi gereken ‘yeni dünya’nın ya da ‘düşük karbon ekonomisi’nin mimarı olarak tanımlayacak.

Bali Eylem Planı ve Kyoto Protokolü’nün 2012 sonrası müzakerelerinin 2009 sonunda Kopenhag’da gerçekleştirilecek 15.  Taraflar Konferansı’nda netleşmesi bekleniyor. Ancak bu sürecin çevre ve iklim değişikliği camiası açısından tam anlamıyla hedefe ulaşması; Bali’de 14 Aralık Cuma günkü resmi oturumda çocuk ve gençlik kozası adına söz alan Endonezya’lı küçük kızın, “kararlarınızı bürokrat ya da diplomat olduğunuzu düşünerek değil, aynı zamanda birer anne ve baba olduğunuzu hatırlayarak ve biz çocukları düşünerek alın,” çığlığının, önümüzdeki günlerde Bangkok’ta, Bonn’da, Tokyo’da, Poznan’da, Kopenhag’da görüşmelere katılacak müzakerecilerin kulaklarında her an yankılanmasını sağlamakla mümkün. 

alt
Endonezya'lı sivil örgütler "İklim için
hemen şimdi eylem" istiyorlar.
(Fotoğraf:http://IISD.CA)

Bali Toplantıları, Türk heyetinin, 2001’de Marakeş’te gerçekleşen 7.  Taraflar Konferansı’ndan bu yana en aktif olduğu konferanstı. Her ne kadar Bali’de bakan düzeyinde temsil edilmemeleri; Türkiye ve Belarus’un, KP Ek-B’de yer almayan iki BMİDÇS Ek-I Ülkesi olmalarının yanı sıra ikinci ortak yönleri olarak öne çıksa da; Türk hükümetinin, Bali’de ilk kez Üst Düzey Bölümde bir AB açıklamasını desteklemesi ve son günkü tarihi oturumda Türkiye’nin, aralarında AB, Çin, Hindistan, Brezilya, Pakistan’da dünyanın büyük çoğunluğu ile aynı safta olduğunu açıklaması, Bali’de Türk heyetinin kaydettiği diğer önemli başarılar olarak değerlendirilebilir.

Ayrıca, REC Türkiye Ofisi’nin 6. Madde Ulusal Odak Noktası kapsamında 2005’ten bu yana Türkiye’nin dört bir yanında ve her türlü platformda sürdürdüğü “STK’ların BMİDÇS’ye Akreditasyonu” çağrısının 2007 sonunda ses bulması, Bali’yi Türkiye için dönüm noktası yapan bir diğer gelişmeydi.

TEMA Vakfı’nın çevre kuruluşları (ENGOs), Enerji Ekonomisi Derneği’nin de araştırma kuruluşları (RINGOs) kapsamında BMİDÇS Sekretaryası’na akredite olması; Doğa Derneği’nin ve Türkiye Çevre Platformu’nun bu yöndeki ilk adımları atmış olması, Türk STK’larının Bali sonrası süreçlere daha aktif ve bilinçli katılmasını sağlaması beklenebilir.

COP13’e katılan kamu ve sivil toplum kuruluşlarının, REC Türkiye’nin davetiyle, 9 Ocak 2008’de ilk kez kamuya açık bir toplantıda bir araya gelerek Bali süreci ve sonrası için ilk görüş ve önerilerini paylaşması, bu yöndeki ilk olumlu başlangıç olarak değerlendirilebilir. 

alt

Türkiye için, “Bali’den Sonra, Kopenhag’dan Önce” yanıtlanması gereken sorular:

1- Mevcut ABD federal yönetiminin Kyoto Protokolü konusundaki konum ve tutumu nedeniyle, 2012 sonrası müzakerelerinin BMİDÇS ve KP olmak üzere iki hatta ilerlediği düşünülürse, 2008 ABD başkanlık seçimleri sonrasında bu çift başlılığın ortadan kaldırılması mümkün olabilir mi?

2- ABD federal yönetiminin, 2009 başından itibaren Kyoto Protokolü’ne daha yakın bir politika izlemesi halinde, Protokol dışında kalmayı sürdüren Türkiye bu süreçten nasıl etkilenir?

3- Aslen 1997’de BMİDÇS’ye taraf olmadığı için Kyoto Protokolü Ek-B Listesi’nde yer almayan ve diğerlerinden farklı konumdaki bir Ek-I ülkesi olan Türkiye, Protokol’e katılmasa da, Protokol’ün ve eklerinin gözden geçirme müzakereleri, Türkiye’nin 2012 sonrasındaki konumu ve yükümlülüklerine yönelik bazı sonuçlar doğurabilir mi?

4- Bali Eylem Planı ile Çin, Brezilya ve Hindistan gibi ülkeler dahi 2012 sonrasında sera gazı salımlarını ‘bir şekilde’ azaltabileceklerini kabul ederken, Türkiye, hâlen mevcut KP Ek-B dışı konumuyla, sera gazı salımlarının azaltılması ya da kontrolü konusunda “hiçbir yükümlülüğe girmemeyi”, 2012 sonrasında da sürdürebilir mi?

5- 2001’deki 26/CP7 numaralı kararıyla Ek-II Listesi’nden çıkarılarak gelişmiş ülkeler arasında olmadığı kesinleşen, ancak, yıllık toplam 600 milyar doları ve kişi başına 7,500 doları aşan GSYİH’si, 300 milyon ton CO2 eşdeğerini aşan yıllık sera gazı salımı ile AB katılım sürecindeki bir OECD üyesi olan Türkiye’nin, gelişmekte olan ülkeler arasında, 2012 sonrasında sera gazı salımlarının azaltılması ya da kontrolü konusunda konumu ne olabilir?

6- Diğer Ek-I ülkelerinden farklı olduğu kabul edilen ve 2008-2012 dönemi için sera gazı salımlarının azaltılması ya da kontrolüne yönelik bir hedefi bulunmayan tek Ek-I ülkesi olan Türkiye, KP’nin mevcut yapısı ve 26/CP7 kararı dikkate alındığında, 2009’dan önce KP’ye katılırsa ne kaybeder?

7- Türkiye, Kyoto Protokolü’ne 2008’den sonra katılırsa ne kazanır?

8- AB’nin, Kyoto Protokolü’nü ve buna yönelik önlemleri iç hukukunun bir parçası haline getirmesi, ayrıca, 2012-2020 arası döneme yönelik olarak hem sera gazı salımlarının azaltılması hem de iklim değişikliğinin etkilerine uyum konusunda yeni mevzuat hazırlıklarını yürütmesi; tam üyelik sürecindeki Türkiye’nin, orta ve uzun vadeli iklim değişikliği politikalarını ve müzakere pozisyonunu nasıl etkileyebilir?

9- BMİDÇS Ek-I Listesi’nde yer almayan Kıbrıs (GKRY) ve Malta’nın, AB üyeliklerindeki ilk sekiz yıl boyunca (2012’ye dek), sera gazı salımlarının azaltımı konusunda ne AB ne de BMİDÇS kapsamında bir yükümlülük üstlenmemeleri; hâlen KP Ek-B Listesi’nde yer almadığı için bir sera gazı salım azaltım ya da kontrol yükümlülüğü bulunmayan Türkiye’ye, gerek BMİDÇS ve KP, gerek AB katılım müzakerelerinde, 2012 sonrasında ve AB katılımı öncesinde ya da sonrasında ne tür avantajlar sağlar?

Yunus Arıkan, REC Türkiye İklim Değişikliği Proje Yöneticisi

Ocak-Mart 2008

Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta
 
© 2010 BÖLGESEL ÇEVRE MERKEZİ - REC TÜRKİYE       Web uygulama