“Olaylara entegre bir şekilde bakmamız gerekiyor”: Jan Dusik
Nafiz Güder ve Kerem Okumuş
Çek Cumhuriyeti'nin eski Çevre Bakanı Jan Dusik, 2009 yılının ilk yarısında Çek Cumhuriyeti'nin AB dönem başkanlığı süresince çevre konusunun baş koordinatörüydü. Dusik, Prag Charles Üniversitesi ile Oxford Üniverstesi'nin Hukuk Fakültesi'nden mezun olduğundan beri çok sayıda Çek delegasyonuna, bölgesel ve küresel çevre etkinliğine başkanlık etti. Dusik, 20 Ocak'ta, REC Türkiye'nin "Çevre Alanında Kapasite Geliştirme" projesi kapsamında gerçekleştirilen "Düzenleyici Etki Analizi" başlıklı konferansa katılmak üzere Ankara'daydı. Dusik, Konferansın ardından Yeşil Ufuklar'ın sorularını yanıtladı.
Avrupa Birliği'nin çevre politikaları ve uygulamaları hakkında genel olarak düşünüyorsunuz?
Bu, Avrupa Birliği çevre standartlarını yüksek bir seviyeye yerleştiren çok kapsamlı ve işlevsel bir dizi mevzuat. Elbette, bu politikaların gelişimi uzun zaman aldı. Mevzuatın mevcut çevre sorunlarının hepsine cevap verdiği söylenemez ama bu sürekli ilerleyen bir hedef. Bugünün yönergelerinin iki üç yıl sonrasında farklı olabileceğini her zaman öngörmek zorundasınız. Çevre alanındaki çalışmalar halen devam ediyor, Çek Cumhuriyeti gibi ülkeler için Avrupa Birliği üyeliğinin, çevre alanında önemli iyileşmeler sağlamak anlamı taşıdığına inanıyorum, aksi takdirde bu bir dizi Avrupa mevzuatı ya hiç kabul edilmezdi ya da uygulanması çok daha fazla zaman alırdı.
Biyolojik çeşitliğilin korunması veya karbon salımının sınırlanması gibi bazı hedeflere ulaşılamadı. Sizce bu, uygulamadaki yetersizlikten mi kaynaklanıyor yoksa hedefler çok mu iddialı?
Bu AB'nin zayıf yönü. Bazen hedefler iyi niyetli oluyor, ancak daha sonra fark ediyorsunuz ki bunların uygulanması, çeşitli nedenlerden ötürü imkansız. Bazen bu durum, hedeflerin fazla iddialı olmasından kaynaklanıyor; fakat bazen de, uygulama aşamasında Avrupa'nın bazı kesimlerindeki isteksizlik buna neden oluyor. Herkes üstüne düşeni yaparsa belki hedeflere ulaşmak mümkün olabilir, ancak elinizde uygulamada karmaşık bir tablo varsa, başlangıçta belirlenen hedefe ulaşılmasında da bir sorununuz var demektir. Asıl sorun, her ülkenin AB mevzuatını aynı ivedilik ve titizlikle uygulamaması .
AB'nin 2004'teki genişlemesinden önce, yeni üye ülkelerin, kültürel, altyapısal ya da benzeri nedenlerle AB'nin çevre alanındaki performansını, yavaşlatacağına dair görüşler vardı. Bu öngörüler doğru çıktı mı?
Sanırım yeni ve eski üyeler arasında bir ayrım var, ancak bu zaman zaman abartılıyor. On vakanın onunda, ya da dokuzunda sorun çıkaranların ya da süreci yavaşlatanların yeni üyeler olduğunu söyleyemezsiniz. Yeni mevzuatın bedelini ödemek elbette yeni üyeler için daha zor, aynı zamanda yeni üye ülkeler hâlâ AB'nin karar alma prosedürlerini ve dengeli bir sonucun ortaya çıkması için Avrupa mevzuat taslağını nasıl etkileyebileceklerini öğreniyor. Eski üyelerin daha iyi konumda olduğu durumlar oluyor, çünkü eskiler, işlerin nasıl yürüdüğüne daha aşinalar ve bu tür bilgileri kendi amaçlarına uygun biçimde kullanabiliyor. Ancak sanıyorum işler artık değişiyor ve gelişiyor. Bence yeni üye ülkelerin, AB dönem başkanlıklarını sırayla üstlenmeye başlamaları iyi bir şey: Slovenya, Çek Cumhuriyeti ve şimdi de Macaristan. Sırada Polonya ve diğerleri var, bu da, deyim yerindeyse Mars'tan gelen biri durumunda olmak yerine, aileye daha fazla dahil olma fırsatı sunuyor.
Avrupa Birliği'nde çevre sahasında önümüzdeki on yılda nelerin gerçekleşmesini bekliyorsunuz? Gündemdeki öncelikler neler olacak?
Elbette iklim, gündemin önemli ve büyüyen bir parçası olacak. Ancak kaynakların sürekliliği gibi öne çıkan konular var; biyo çeşitlilik ciddi bir sorun. Teknoloji ve inovasyon konusu var örneğin: teknolojileri daha iyi bir çevre için nasıl kullanacağız?. Enerji verimliliği ve geri dönüşüm diğer önemli konular. Bana göre, önümüzdeki yollar bunlar, ancak birbirinden tecrit edilmiş biçimde değil. Süreçlere bütüncül bir şekilde bakmamız gerekiyor. Eğer modernleşmek, ve dünyadaki rekabet gücümüzü artırmak istiyorsak, bu aynı zamanda ekolojik açıdan , kaynak ve enerji açısından verimli olmak anlamına geliyor. Bu verimlilik, çevrenin de iyileşmesini sağlayacaktır.
Son on yılda alınan en önemli dersler neler?
Bazı sıkıntılar içeren konular var – biyo yakıtlar, örneğin. Belli bir oranda biyo-yakıt kullanılması için konulmuş bir hedef vardı, ancak daha sonra gerçeklerin tahmin edildiği kadar güllük gülistanlık olmadığı ortaya çıktı. O nedenle bazen eski taahhütlerinizi yeniden gözden geçirmeniz, daha gerçekçi ya da gelişmelere daha duyarlı olmanız gerekiyor. Bugün katıldığım konferansın içeriğine, yani Avrupa mevzuatının benimsenmesinden önce Düzenleyici Etki Analizlerinin yapılması gerektiği konusuna baktığımda şunu görüyorum; bu yaklaşım daha ileride gerçekçi olunmadığını farketme riskini, ya da bir sahayı düzenlemeye çalışırken başka bir yerde sorun yaratma riskini azaltıyor.
Kopenhag zirvesinin ardından AB, iklim değişikliğiyle mücadele çabalarına öncülük etme konusunda geri adım atmış gibi görünüyor.
Bu görüşe pek katılamayacağım. Evet, Kopenhag kısmen bir hayal kırıklığıydı. Beklentiler çok yüksekti ve çeşitli aktörlerden gelen bu beklentiler çeşitli sebeplerden karşılanmadı. Sonra AB şunu söyledi: Tamam, bizim kendi iç mevzuatımız var ve her ülkenin yüzde 20 azaltmaya gitmesini hâlâ esas olarak taahhüt ediyoruz. Diğer ülkeler gerekli isteği gösterdiği takdirde yüzde 30'a gideceğiz. Bugün AB'nin elindeki mücadele silahı işte bu. Kopenhag'da üzerinde mutabık olunan konuların Cancun'da daha belirgin hale getirilmesini bir ilerleme olarak görüyorum. Cancun ile Kopenhag'da elde edilen sonucu karşılaştırırırsak, hâlâ beklentileri yakalamış değiliz. Ancak Kopenhag çıktılarının gerçekliği, yani Kopenhag Mutabakatı, Cancun'da da büyük oranda onaylandı. Tabii Kopenhag'ın yan etkilerinden biri, AB'nin dünyadaki asıl karar verici güç olma niteliğini yitirmesiydi. Demek istediğim, isteğimiz vardı, mevzuatımız vardı, bütün ülkeler, ülke başkanları oradaydı ama yeterli olmadı. Asıl sonuca, Amerika ve Çin'in arasındaki mutabakatla varıldı. Bu bize, iklim ve çevrenin ötesinde bir mesaj veriyor ve küresel düzen ve güç değişimine işaret ediyor. İklim müzakerelerinin 2011'de Güney Afrika'da nasıl ilerlediğini görmek de ilginç olacak, fakat öyle ya da böyle, Kyoto Protokolü'nün arkasının getirilmesi gerekiyor. Bu gönüllü bir anlaşmadan mı ibaret, yeni bir antlaşma mı yoksa ikisinin bir karışımı mı göreceğiz. Ancak evet, AB bir dereceye kadar oyun dışında bırakılmaktan dolayı hayal kırıklığına uğramış durumda. Umarım liderlik rolünü yeniden tesis edebilir, ancak bunu yapmak zor olabilir.
AB üyeliğinin, çevre yönetimi ve enerji verimliliği açısından Çek Cumhuriyeti üstündeki etkisi ne oldu?
AB üyeliği ile, eski ulusal mevzuatın bazı kısımlarını sürdüren iyi bir çevre mevzuat sistemine sahip olduk ve bunun da ötesinde AB'den gelen yeni uygulamaları hayata geçirdik. Çevre mevzuatımız çok daha karmaşık hale geldi ama paydaşların nezdinde saygınlığı arttı. Çevre, AB mevzuatının gerçekten önemli bir parçasını oluşturuyor ve AB üyelik müzakereleri oturumlarında da önemli bir konumdaydı.
AB'ye katıldığınızdan beri meydana gelen önemli değişiklikler neler?
Örneğin, AB'de ambalaj atığı mevzuatı açısından önde gelen üyelerden biriyiz şu anda. Yüzde 50'nin üstünde plastiği ayırıyoruz. Bu alandaki sayılar gerçekten iyi. Bu durum, üyelik sayesinde mümkün oldu. Atık su arıtma tesisleri de inşa ediliyor. Henüz tamamlanmadılar ama farkı hissedebiliyorsunuz. Kurşunsuz benzinin hayata geçmesi gibi bir çok ilerleme, AB sayesinde gerçekleşti. Zaman zaman sokaktaki insana kendisi için neyin daha iyiye gittiğini anlatmak zor olabiliyor.
AB üyeliğinden kaybeden taraf olarak çıkan biri oldu mu?
Herkesin aynı anda memnun olması elbette mümkün değil. Sanayi sektörümüzde, eski üretim biçimlerini sürdürmek için üyelik öncesi dönemde yaşamayı tercih eden ve yürürlüğe giren her türlü yeni düzenlemeden korkan bir kesimden söz edebilirim. Avrupa çevre mevzuatının her türlü yönünden rahatsızlık duydukları çok açık, ve rekabet güçlerini kaybettikleri her durumda, suçu bu mevzuata yüklüyorlar. Bana kalırsa onların rekabet edememelerinin sebebi, modernleşememiş ya da zihniyetlerini değiştirememiş olmaları. Kimileri için çevre, münasip bir günah keçisi. O nedenle, şu an yaptıkları şey, AB mevzuatını kendi leyhlerine değiştirme yönünde lobi faaliyetlerinde bulunmaya odaklanmak. Ancak Avrupa'ya özgü sistemleri git gide daha fazla kullanıyorlar, ki bence bu iyi bir şey.
Genel olarak kamuoyunun AB üyeliği karşısındaki tavrı ne oldu?
Çevresel hareket açısından sanıyorum insanlar görece memnun. Her alanda olmasa da, iyileşmeler yaşandığını görüyorlar, genel olarak bakıldığında bence insanlar çevre konusunda bir Avrupa çerçevesine sahip olduğumuz için memnun. AB üyesi olduğumuz için çoğunluğun memnun olduğuna inanıyorum. Üyelikten önce yapılan referandum halkın yüzde 80'inin AB üyeliğinden yana olduğunu gösterdi.
Öyleyse üyeliğin yararları konusunda insanları ikna etmek için kamu farkındalığı kampanyaları düzenlemeye gerek kalmadı?
Tam tersi. Ne geliyor ve neden geliyor , bence bunu sürekli olarak anlatmak gerekiyor. Ayrıca şöyle bir ifade sarfetmemek gerekiyor: "Böyle yapıyoruz, çünkü Brüksel böyle yapmamızı istiyor". Bu, hem Çek yurtdaşlarına hem de AB'ye zarar verir. İdealist bir yaklaşıma sahip olmak kolaydır; fakat bence doğrusu, "biz bunu böyle yapıyoruz, çünkü böylece çevrenizin daha iyi olacağına inanıyoruz," demek. Ama yok, insanların ne düşündüğüne hiç bakmadan arkanıza yaslanıp herhangi bir eski düzenlemeyle yola devam etmek doğru değil.
Üyelikten önce çevre sorunlarını çözmek için kullandığınız mali kaynaklar nelerdi? Avrupa Birliği fonlarına erişebiliyor muydunuz?
Evet, üyelik öncesi fonlarımız vardı. Ayrıca devlet çevre fonumuz var, çevrenin korunması için kredi ve hibeler sağlayan çevre cezaları ve harçların toplandığı bir fon ve ulusal bir kaynak . Tabii özel yatırımlar da vardı. Uluslararası finans kurumlarından da krediler söz konusu. Mevcut yapısal fonları da kullanıyoruz. Çevre İşbirliği Programı, üye olduktan sonra en büyük ikinci kaynak oldu. Üyelikten önce hem ulaşım hem çevre için ISPA vardı .
Çek Cumhuriyeti'nin 2009 yılındaki dönem başkanlığı süresince ülkeniz AB çevre gündemine nasıl katkıda bulundu?
Bundan ben sorumlu olduğum için bu konuda yorum yaparken objektif olmam çok zor, fakat sanırım oldukça başarılıydık. Mevzuatın altı bölümünde müzakere başlıklarını kapatabildik, ki bu daha önce eşi görülmemiş bir şey. Mevzuatla ilgili bir çok meseleyi tamamlama konusunda genel olarak etkiliydik: EMAS (AB'nin Ekolojik Yönetim ve Denetim Planı), eko-etiket, IPPC üstünde mutabakata varıldı. Kopenhag için yapılan uluslararası müzakerelerde ve hazırlıklarda çok etkindik ve kimyasallarla ilgili müzakerelerde de başarılı olduk. Sanırım iyi bir iş çıkardık ve bu rolü hiç bir zaman güzellik yarışmasının bir parçası gibi düşünmedik ve bence meslektaşlarımız da bunu takdir etti.
Sizce hem çevre hem de kalkınma sahalarında taahhütte bulunmak birbiriyle çelişiyor mu? Küresel kalkınma modellerimizi ve göstergelerimizi değiştirmemiz mi gerekiyor?
Bu çok karmaşık bir soru. İklim müzakerelerine bakarsanız, gelişmekte olan ülkelerin çoğunun endişesi, 'küresel kuzey'in diğer başlıklardan iklime hemen geçeceği ve kaynakların, yoksulluk ve sağlık v.b. konulara yetmeyeceği yönünde. Bu geçerli bir endişe, özellikle de sıkı bütçe kısıtlamalarınızın olduğu bir dönemde, bana kalırsa bir denge kurulmalı. Bence kalkınma sahasında özel sektör -kamu ortaklıkları konusunda çok daha fazla çalışmalıyız, özellikle gelişmekte olan ülkelerde veya hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde etkin olan özel şirketlerle. Tabii bu sürekli değişen bir ortam, çünkü Çin'i gelişmekte olan bir ülke, Etiyopya'yı da gelişmekte olan bir ülke olarak ele alırsanız, ortaya çok farklı bir tablo çıkar. Dolayısıyla, 'gelişmekte olan ülke'yi ve bu ülkelerin ihtiyaçlarını nasıl tanımladığınız çok önemli. Söz konusu durum uluslararası kaynaklardan sağlanan desteğe de yansıtılmalı. İklimin finansmanı ve şimdi sözünü ettiğimiz, bununla nasıl başa çıkılacağına dair tartışma, gelecekte büyük oranda belirleyici olacak.
Çevre yönetiminde piyasaların rolü nedir? Bazı AB ülkelerinde uygulama ve yaptırım konularında birçok sorun yaşandı ve Avrupa Adalet Divanı'na pek çok dava götürüldü. Salım ticareti gibi piyasa-tabanlı araçlar etkili olabilir mi? Doğru dengeyi nasıl buluruz?
Piyasa araçları konusunda oldukça iyimserim. 'Düzenle ve yönet' anlayışı eskide kaldı, artık daha yenilikçi olmamız gerekiyor. Genel olarak, eğer çevre mevzuatı açısından ilerlemek istiyorsak mevcut ekonomik dile uyum sağlamamız gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla, ekonomik aracı çevrenin korunması amacıyla kullanmak için, kaynakların elde edilebilirliği konusunda konuşmalıyız, çevre kirliliğiyle bağlantılı olarak kamu sağlığının durumunu konuşmalıyız ve etkileri parasal terimlerle sayıya dökmeli, çevrenin korunması için ekonomik teşvikler önerebilmeliyiz. Sanıyorum, Avrupa Birliği içerisinde geliştirilen salım ticareti sistemi uzun vadede işe yarayabilecek güzel bir örnek. Elbette bunu etkileyebilecek dalgalanmalar olacak, ekonomik kriz ve başka düzensizlikler olacak ancak buna cevap vermeniz gerekiyor.
Ocak-Mart 2011
YEŞİL BAKIŞ
- Doğal Tarımın Yolu – Felsefesi ve Uygulaması
- Küresel İklim Değişimi, Biyoenerji ve Enerji Ormancılığı
- Yeşil bilişim ile 7.8 gigaton sera gazı azaltımı mümkün
- Dünya Dün ve Bugün
- Klimatoloji ve Meteoroloji
- Artık kokuların da yönetmeliği olacak
- Enerji verimlilik kanununda soru işaretleri
- Yerel yönetimlerde AB çevreciliği
MERCEK
- İklim Değişikliğinin Farkında Ol!
- Çevre Adalet(sizliğ)i
- Yeni kurallar: yeni oyun
- Gelecek için Hareket Etmeli
- İklim Müzakereleri Rayına Oturdu Mu?
- Cancun'da ilk hafta müzakerelerinin sonuna gelirken...
- Aralık İklimi
- Avrupa Birliği'nin çevre felsefesi
KAPAK KONUSU
- Dünyadan iklim dostu yerel yönetim uygulamaları
- Türkiye'den iklim dostu yerel yönetim uygulamaları
- İklimler değişiyor, kentler değişiyor mu?
- Türk özel sektöründe karbon salım yönetimi
- Yeni Ev Ödevi: Karbon Yönetimi
- İklim değişikliğinde son düzlüğe girmeden Dünya ve Türkiye
- Hidroelektrik santrallerinin olası etkileri
- HES’lere karşı hukukun gücü




