Küresel eşitsizliğin kaynağı içine kapalı kamu yönetimleri
Nafiz Güderİstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın Kentsel Uygulamalar Direktörü Korhan Gümüş, yaklaşan yerel seçimler dolayısıyla Yeşil Ufuklar'ın, kentsel sürdürülebilirlik ve yönetişim konusundaki sorularını yanıtladı.
21. yüzyılın şehirleri için ‘sürdürülebilirlik' kavramı ne ifade ediyor? ‘Yerel sürdürülebilirlik' kavramının evrilmesinde ana itici güçler neler?
20. yüzyılda kalkınma ile çevrenin korunması meselesi birbirine rakip konular gibi görüldü. Kalkınma ile çevre, birbiriyle çelişen iki konu olarak algılandı. Koruma kararlarının, ‘insanların fakirleşmesi' anlamına geldiğine inanlar çoğunluktaydı. Bu nedenle de çoğu zaman, meselelere vâkıf olan uzmanlar tarafından siyasal bir meşruiyet arayışındaki politikacılar suçlandı. Ya da tam tersi. Sorunların tercihlerle ilgili olduğu iddia edildi.
20. yüzyılda kamu düzeni biraz hücrelere bölünmüş bir görünüme sahipti. Politik açıdan kent, yerel konular, ikincil bir konumdaydı ve merkezî politikaların öncelikleri için feda edilebilecek nitelikteydi. Bu nedenle politikaya katılım ile kültürel ve doğal değerlerin korunması arasında bir çelişki ortaya çıktı.
Uzmanların politik otoritenin gölgesinde kalmaları denetim işlevlerinin tersine dönmesine yol açtı. 20. yüzyılın siyasal patronaj ve piyasa ilişkileri içine sıkışmış olan bilgi üretiminin, izole edilmiş katılım modelinin bugün sürdürülebilir olmadığı çok açık. Bu nedenle kültür stratejik bir alan olarak işlev kazanıyor ve bu hücrelerden birini oluşturmak yerine tümünü paketleyici, sorgulayıcı bir özellik kazanıyor.
Bugün, 21. yüzyılda ‘kent'in politik açıdan yeniden anlamlandırılması meselesi, 21. yüzyıla damgasını vuran bir politik konu. Bu gelişme yalnızca bir ölçek sorununa değil, katılımcı ve yaratıcı bir yönetim modeline işaret ediyor. Dolayısı ile, toplulukların kendi gelecekleri üstünde söz sahibi olacakları yeni bir politik anlamlandırma sürecinin başlangıcında olduğumuzu söyleyebiliriz. Oysa ulus-devletin yönetimmodeli, kenti bir nesne olarak düzenlemeye çalışıyordu.
‘Yerel yönetim/ belediye' kavramı 1990'lardan bu yana nasıl değişti? Buna koşut olarak, yerel yönetimlerin merkezî yönetime kıyasla konumlarında ne gibi değişiklikler oldu?
Merkezîleşmiş politika içinde yerel yönetimler,yalnızca imar işlerinden sorumlu kuruluşlardı. Görevleri kaldırımyapmak, çöp toplamak, imar hareketlerini kontrol etmekten ibaretti.
1990'lı yıllarda, çöken merkezîleşmiş kamu düzenin dışında, yeni politikaların arayışındaki bazı yerel yönetimler, merkezîleşmiş politikaların gölgesinden kurtulmak için yeni deneyimler geliştirdi. Bu yeni deneyimlerin temel özelliği, yalnızca yeniliklere açıklıkları değil, yönetimlerin entegrasyona yönelik katılımcı yönetim araçları geliştirmeleri. Örneğin İstanbul'da bir çok kamu alanı sahipsiz kaldı, yeşil alanlar inşaata açıldı. Müzeler, kültür merkezleri, okullar, hastaneler zayıfladı. Bunlar yalnızca politik tercihlere değil, yeni kamusallık pratiklerinin oluşturulması gereğine de işaret ediyor. Kentin eski endüstri merkezi,Haliç'te yıkımlarla temizlik yapılmaya çalışıldı, deniz kıyısındaki antrepolar satılmaya çalışılıyor, tersanelerin, garların ne olacağı belirsiz. Ulaşım, kültürel miras, kültür, konu ne olursa olsun, müzakere ortamına yalnızca hizmet üreticileri katılabiliyor.
Yerel yönetim kavramı, önümüzdeki dönemde, toplumsal katılım, demokrasi, açıklık, hesap verme, sürdürülebilirlik ve çevre boyutlarında nasıl bir evrim geçirecek?
Umut verici olan, yaratıcılığın, yenilikçi enerjinin 20. yüzyılda olduğu gibi yalnızca uygar dünyanın merkezinde değil, artık her yerde olması. Dolayısı ile, bugün tek umut verici olan şey, yaratıcı enerjinin sınırlandırılamaması, her yerden fışkırması. Katılım, açıklık, hesap verebilirlik, sürdürülebilirlik, demokrasi derken yalnızca her kesimin kendi kamu yararını temsil etmesi değil, araştırma ve yaratıcılığın, bilginin piyasa ilişkileri ve patronaj altında olmaması önemli. Çünkü müzakere ortamlarına yalnızca hizmet üreticilerinin, çıkar gruplarının katılımı, siyasal alanın daralmasına yol açıyor. Yaratıcılığı özel sektör destekleyemez. Özel sektör risk alamaz, kamu yararı için kendisini temsil etmeyen işler yapamaz. Dolayısı ile, kamunun asıl sorumluluğu yaratıcılığı, bağımsızlığı desteklemek olmalı. Sorun ise küreselleşme çağında hâlâ merkezîleşmiş politikanın araçlarının yerelde kullanılması.
Örneğin kamu şirketleri hem kamu, hem imtiyazlı tekeller olarak kapalı iş görüyor. KİPTAŞ, Kültür A.Ş., TOKİ, İSMEK adı, işlevi ne olursa olsun, bunlar kamusal işlevleri tersine çeviriyor, yaratıcı enerjiye kapatıyor. Segmentleşmiş, kendi içine kapalı, dar teknokratik korporatist hakikatlere boğulmuş kamu yönetimlerinde tam bir çığrından çıkma olgusu yaşanıyor. Bunun ise, güçsüzlerin ezilmesi, kaynakların yağmalanması, şiddetin yaygınlaşması ile olağanlaşan bir kriz yarattığı, toplulukların yaşam imkanlarını çöküntüye uğrattığı görülüyor.
Kentsel dönüşüm modeli, küçük üretimin dönüşüm modeli, turizm sektörünün soylulaştırma misyonu, bunlar kenti zenginleştirirken fakirleştiren durumlar. Bu da aynı zamanda küresel eşitsizliğin ana kaynağı. Demek ki yerel sorumlulukların, küresel sorumluluklarla birlikte ele alınması, irbiriyle ilişkili olarak geliştirilmesi zorunluluğu var.Örneğin Berlin Belediyesi, Londra Belediyesi bugün göç, istihdam yapısının gelişmesi ve toplumsal entegrasyon meselesini küresel platformda ele alarak kendilerini 21. yüzyıla taşıyor.
Çevresel ve kentsel sürdürülebilirlik açısından yerel yönetimlerin işlevleri neler? Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin kentlerinde bu işlevler nasıl farklılık gösteriyor?
Gelişmemiş dediğimiz ülkelerin özelliği, hâlâ Soğuk Savaş döneminden kalan politikalara karşı çıkıldığı bir dönemde, kovuğa saklanması ve iktidarların tamamen piyasa ilişkilerine teslim olması. Küresel sorunların, çığrından çıkma durumunun ve gelişmemişliğin bu politikasızlık ile çok yakından bir ilişkisi var. Merkezîleşmiş siyaset, ideoloji üzerinden iş görür. Yerellik ise deneyim demektir. Bu nedenle, politikayı metafizik bir alana çeken merkezîleşmiş yönetimlerin tersine, yerel yönetimlerin politikayı somut konulara taşımak gibi bir misyonları ve kapasiteleri olmalı. Soyut değerler, insanların kendi hayatlarında nasıl bir değişim yaratacağını gösteremez. Bu nedenle, gelişme deneyimle birlikte olur.
Küresel iklim değişimi gibi küresel çevre sorunlarıyla mücadelede yerel yönetimlerin önemi ve rolü nedir?
Enerjinin etkin kullanımı ile ilgili bütün konular, ulaşım, mimarî yapı tasarımları, üretim işlevlerinin yönlendirilmesi ve denetlenmesi, halkın bilgilendirilmesi, karbon emisyonlarının sınırlandırılması... Bunların hepsi yerel yönetimlerin politik misyonları ile ilişkili. Bu nedenle, uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülüklerin merkezî otoritelerden yerele doğru kaydığını görüyoruz. Bu açıdan bakıldığında merkezi otoriteler ile yerel otoritelerin türdeş olmayan, farklı roller oynaması gerekliliği ortaya çıkıyor. Yoksa belediyeler de fragmante olan kamu düzeninin bir parçasını oluşturuyor. Örneğin merkezi otoritenin yerel organları koordinasyon sağlamak yerine, yerel yönetim gibi işlev üstlenebiliyor.Peki kentler, böyle küresel sorunlarla mücadelede öncü olabilir mi? Dünyada hangi şehirler bunu yapıyor?
Bazı yerel ekonomilerin kendi ölçeklerinde başarılı olduklarını son birkaç on yılda gördük. Ama aynı zamanda bunun yeterli olmadığını da.
Şimdi yeni bir durumun eşiğindeyiz. Başka bir deyişle yeni bir durumla karşı karşıyayız. Kentler bu küresel rolün aktörleri olmak zorunda. Kentlerin, yeni politik süreçler içinde kendi deneyimlerini üretmesinden başka çare yok. Yeni deneyimlerin başarılı olabilmesi için sürekli arayış içinde olunması
gerekiyor. Başarı ise yerelliğin sürekli yeniden anlamlandırılması ile mümkün. Bunu başarabilen kentler var.
Küresel krizler artık kentler bağlamında ortaya çıkıyor, daha doğrusu görünür hale geliyor. Küresel krizin en belirgin özelliği tamamen kontrol dışı, çığrından çıkmış ve sorunlara boğulmuş bir kentleşme biçimi. Ancak son ekonomik kriz, yalnızca kendi gemisini kurtarma telaşında olan, küresel
sorunlara ilgi göstermeyen yerel girişimlerin de sürdürülebilir olmadığını gösterdi. Demek ki yerelliğin öne çıkması da yeterli değil, küresel ilginin de aynı ölçüde gelişmesi gerekli. Bugünkü ‘ekonomik' diye adlandırılan kriz, gerçekte tam anlamıyla 20. yüzyıl politikalarının iflası, ya da sonu demek.
Sizce ‘çevre ve sürdürülebilirlik' yaklaşımı, belediye başkanı adaylarının başarısına katkı sağlar mı? 21. yüzyılda kentli seçmen için ‘çevre'nin önceliği nedir?
20. yüzyılda kendi yarattıkları başarılı deneyimler ile öne çıkan çok sayıda kent yönetimleri, belediye başkanları oldu. Ancak bugün öylesine farklı politik başarı ölçütleri ortaya çıkmaya başladı ki, ‘çevre ve sürdürülebilirlik' açısından sadece kendi kentini başarılı bir şekilde yönetmenin yeterli olamayacağını söyleyebiliriz.
Belki de 21. yüzyılın başarı ölçütünün, yerelde olduğu kadar, küresel ölçekte de yeni bir yerel politikaya uzandığına artık vurgu yapmak gerekiyor. Yerel politikacıların, kendi seçmenlerine, yalnızca yerel sorunları çözmekte başarılı olduklarını göstermenin ötesinde, başka kentlerle işbirliği yapma konusunda da başarılı olması gerekiyor. Bu durumu kavrayan yerel yöneticilerin gelecekte merkezî politikaların korunaklı politik ortamlarındaki yöneticilere göre daha başarılı olacağına inanıyorum. Çünkü yerel yöneticilerin, artık küresel politika ortamında da rol üstlenmesi ve seçmenlerini bu küresel rol açısından da tatmin etmesi gerekiyor.
Yerel başarının tek başına yeterli, hatta belki de imkân dahilinde olamayacağı yeni politik koşullarda, seçmenlerin yöneticilerden beklentisi de farklı olacaktır. Zaten çevre konusundaki duyarlılığın seçmenler nezdinde öncelik kazanması için küresel bir bakışa ihtiyaç yok mu?
Mart 2009 yerel seçimlerinde seçilecek başkanların, yerel sürdürülebilirlik konusundaki küresel çabalara dahil olabileceği bir yol haritası var mı?
Dikkat ederseniz yerel seçimler öncesinde adayların kente, çevreye dair söyleyebilecekleri bir şeyleri yok. Tam tersine, geleneksel seçim rüşveti olarak imarla ilgili konular gündeme geliyor. Başka türlü olması da imkânsız.
Öyleyse bu sorunun dolaylı bir cevabı şu: Böyle bir haritanın olması için, seçimlerde resmî tarafı politika geliştirmeye zorlayacak bir durum olması gerekiyor. İlginin, resmî aktörlerin ilişkisinin dışındaki alana da gösterilmesi gerekli. Bu da ancak temsil dışı kişi ve kuruluşların, yani entelektüel sektörün, sanatın, kültürün rolü ile ilgili. 2009 yerel seçimlerinden sonra, seçilen yerel yöneticilerin katkıda bulunabilecekleri bir yol haritasına dahil olabilmeleri için öncelikle Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler platformlarında, merkezî otorite dışındaki ilişkilerin de güçlenmesi gerekir.
Resmi otorite kadar, resmi olmayan ‘otoriteler' de kendi rollerine karşı ilgi duymak zorunda. Kültür sektörü, entelektüel üretim, politikayı etkilemek için temsil dışı bir rol oynamak zorundadır. Yoksa bağımlı olur. Üniversiteler, uzmanlık kuruluşları, Sivil Toplum Kuruluşları yeni deneyimlere öncülük yapabilir. Politikalar, farklı rollere sahip aktörlerin ilişkisiyle oluşur. Politikaların oluşumunun, yalnızca politikacılardan beklenebilecek bir süreç olmadığını düşünüyorum. Resmi alan, yani siyasal temsil kurumları dışında da çaba sarf edilmediği ölçüde, bütün niyetler imkansızı istemekle eş anlamlı.
Ekim-Aralık 2008
YEŞİL BAKIŞ
- Doğal Tarımın Yolu – Felsefesi ve Uygulaması
- Küresel İklim Değişimi, Biyoenerji ve Enerji Ormancılığı
- Yeşil bilişim ile 7.8 gigaton sera gazı azaltımı mümkün
- Dünya Dün ve Bugün
- Klimatoloji ve Meteoroloji
- Artık kokuların da yönetmeliği olacak
- Enerji verimlilik kanununda soru işaretleri
- Yerel yönetimlerde AB çevreciliği
MERCEK
- İklim Değişikliğinin Farkında Ol!
- Çevre Adalet(sizliğ)i
- Yeni kurallar: yeni oyun
- Gelecek için Hareket Etmeli
- İklim Müzakereleri Rayına Oturdu Mu?
- Cancun'da ilk hafta müzakerelerinin sonuna gelirken...
- Aralık İklimi
- Avrupa Birliği'nin çevre felsefesi
KAPAK KONUSU
- Türk özel sektöründe karbon salım yönetimi
- Yeni Ev Ödevi: Karbon Yönetimi
- İklim değişikliğinde son düzlüğe girmeden Dünya ve Türkiye
- Hidroelektrik santrallerinin olası etkileri
- HES’lere karşı hukukun gücü
- HES'ler, ekosistem ve Karadeniz
- Türkiye’nin biyoçeşitliliği: mevcut durum ve koruma gereksinimleri
- Müzakere sınavının gerçek başlangıcı çevre başlığı




