Salı, Mayıs 22, 2012
SÖYLEŞİ | Eylemsizlik, uyumdan daha maliyetli
Share to Facebook Share to Linkedin 

Eylemsizlik, uyumdan daha maliyetli

Nafiz Güder

559-yu-4-2-9_sf5_forum_soylesi
fOTOĞRAF: HaLUK ÖZDALGA
Siyaset felsefesi, dış politika ve güncel sorunlar konusunda makale ve kitapları yayımlanan, Türkiye Büyük Millet Meclisi Çevre Komisyonu Başkanı inşaat yüksek mühendisi Haluk Özdalga, Yeşil Ufuklar'ın Türkiye'nin iklim değişikliği politikaları ve Kyoto Protokolü hakkındaki sorularını yanıtladı.

Türkiye şimdiye dek Kyoto'ya taraf olmamakla neler kazandı, neler yitirdi?  

Küresel bir çevre sorununu yok sayarak  bir kazanım elde edilemeyeceği açık. Küresel  iklim değişikliği sorununa karşı eylemsizliğin  maliyeti, küresel ısınma için uyum maliyetinden  çok daha fazla. Ancak, artık geçmişi sorgulayarak,  ondan ders alarak geleceğe bakmamızın  zamanı. Ekonomik kalkınması nedeniyle  büyüyen enerji gereksinimi, sanayileşme  sürecinin sekteye uğramaması için Türkiye  bir salım azaltımı ya da kontrollü salım taahhüdü  almadı. Ekonomisi geçiş süreci ülkesi  de olmadığından; uygulamada onların  Protokol’de istifade ettiği esneklikleri bugüne  dek kullanamadı. Bu esnekliklerden olan  Temiz Kalkınma Düzenekleri (CDM) adı  altında daha az karbon salımına dayalı yatırımları  teşvik eden milyarlarca dolarlık fon,  mesela Çin’e bol miktarda giderken, Türkiye  bu yatırımlardan faydalanamıyor. Türkiye  kaynaklı karbon sertifikaları, uluslararası karbon  borsası içinde uygun değer bulamıyor.  Enerji üretimi önemli ölçüde fosil yakıtlara  dayanan ve elverişli jeolojik formasyonlara  sahip Türkiye, taraf olmadığı sürece, karbon  yakalayıcı yeni teknolojiden de yararlanamayacak.

Şu ana kadar ülkemiz 2012 sonrasını  şekillendiren süreçte sadece BM İklim  Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS)  üstünden müzakerelere katılım sağlayabildi.  2012 sonrası yükümlülükleri öngören  Protokol müzakerelerinin dışında kaldı.  Ülkemizin Sözleşme müzakerelerine katılmasına  rağmen, Kyoto Protokolü kapsamında  geliştirilebilecek yeni uygulamalarla ve ulusal  koşullara uygun olmayan bir salım azaltım  hedefi ile karşılaşması halinde; müdahale  edememesi, bunun sonucunda ise yeni rejime  hiçbir zaman katılım sağlayamaması riski de  taşımakta. Bu mücadelenin dışında kalmak,  Türkiye için gerçekçi bir seçenek değil.  Protokol esasen AB çevre mevzuatının bir  parçası ve o nedenle kısa bir süre sonra AB Türkiye  üyelik müzakereleri çerçevesinde  güçlü bir talep olarak önümüze geleceği  kesin. BM çerçevesinde daha rahat yoluna  koyabileceği bir konuyu çözümsüz bırakırsa,  Türkiye yakın gelecekte aynı konuyu daha  çetin koşullar altında AB ile müzakere etmek  zorunda kalacak. Yeni başkanlık döneminde  ABD büyük olasılıkla Protokol’e katılacak  veya en azından daha aktif, AB ile güçlü  uyuma dayalı bir yol izleyecek. Böyle bir  gelişme durumunda, Türkiye protokol kapsamındaki  iklim değişikliği mücadelesi dışında  kalmış dünyanın en büyük ülkesi konumuna  düşecek, karşılaşacağı uluslararası baskılar da  önemli ölçüde artacak. BM’nin hayati önem  atfettiği en önemli çevre sözleşmesini henüz  onaylamamış olmak, önümüzdeki dönemde  Güvenlik Konseyi’nin geçici üyeliklerinden  biri için yoğun çaba gösteren Türk diplomasisinin  bu hedefe ulaşma şansını artırmamaktadır.  Şu an itibariyle Protokol’ün TBMM’de  görüşülmesi sevindirici. Ancak; Türkiye'nin  Protokol’e taraf olması için gerekli hukukî  süreç, en iyimser ihtimalle bile aylarca sürecek.

Kyoto'ya taraf olunmasıyla birlikte kazanç ve kayıplarımız neler olacak?

Türkiye, Kyoto Protokolüne taraf olması  halinde iklim değişikliği ile mücadelede  kararlılığını gösterecek; uluslararası platformda  saygınlığı artacak; bu konuda işbirliği  olanaklarını, kapasitesini güçlendirecek; özel  sektörde sera gazı salım azaltımı projeleri teşvik  edilebilecektir; enerji güvenliği konusunda  ülke ekonomisine katkı sağlanabilecek;  temiz, yenilenebilir enerjiye geçiş sağlanacak,  enerji kayıpları azaltılacak, çevreci yeni  reformlar yapılarak planlanan sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşılacaktır.

Kyoto'ya taraf olmakla Türkiye, daha  aktif ve etkili bir müzakere zeminini elde  etmiş olacak ve 2012 sonrası için kendi stratejisine  daha uygun, menfaatlerini ve kazanılmış  haklarını savunabileceği bir pozisyon  yakalayabilmesi kolaylaşacak. Şunu unutmamak  gerekir ki, bu müzakerelerde kendisinin  uygun bulmadığı hiçbir koşulun Türkiye'ye  dayatılması mümkün değil. Ülkemizde iklim  değişikliği ve küresel ısınma konusunda  değerli bilim insanlarının, akademisyenlerin,  pek çok kurumun pek çok değerli çalışması mevcut.

Ancak Sözleşme’nin imzalanmasından  bu yana; uluslararası politika oluşturmaya  yönelik somut envantere ve verilere dayanan;  geçmiş verilerle desteklenen, gelecek uzun ve  kısa vadeli hedeflerini belirleyen, ülkemizin  özgün ulusal koşullarını da ortaya koyan,  somut politika hedeflerini gösterecek bir  strateji çalışması yok. Bu çalışmaların hızlandırılarak  tamamlanması için itici güç olacak.  Ayrıca Kyoto’nun maliyeti de yanlış anlatılıyor.  Bugüne kadar ileri sürülen maliyet tahminleri,  ciddi bir araştırmaya dayanmıyor  Türkiye'nin bir yükümlülüğü yok ve imzalasa  dahi olmayacak. Uluslararası hukuk açısından  durum açık ve Kyoto'yu onaylamakla Türkiye,  söz konusu protokolün yürürlük dönemi olan  2012 sonuna kadar hiçbir sera gazı salım azaltma  yükümlülüğü almayacak. O nedenle,  Kyoto'yu imzalamanın maliyeti sıfır. Kaldı ki,  böyle bir durumda yapılması gereken maliyet  hesabı değil, fayda-maliyet hesabı. Protokol,  AB’nin çevre mevzuatının bir parçası ve o  nedenle kısa bir süre sonra AB-Türkiye üyelik  müzakereleri çerçevesinde güçlü bir talep olarak  da önümüze gelecektir. Bu noktada da  Protokol’e taraf olmak AB üyelik müzakerelerinde  Türkiye’nin elini güçlendirecektir.  Protokol’e taraf olarak süreci lehimize geliştirmek,  kazanç elde etmek için “müzakere stratejisi’’  oluşturmak şart.

Kyoto'nun onaylanmasıyla işimiz bitmeyecek;  aksine daha disiplinli, organize ve hızlı  bir çalışmanın başlaması gerekecek. Sorunun  karmaşık teknik, uluslararası hukuk ve diplomatik  boyutları bulunmakta. Yapılması gereken  ilk iş, bir müzakere stratejisinin oluşturulması  ve müzakere gruplarından biri içinde  yer aramak olmalıdır. Türkiye, bu sürece  eşgüdüm halinde, etkin bir ekiple katılım sağlamalıdır.  Müzakerelerin başında, adı açıkça  konulmuş bir siyasi sorumlu bulunmalıdır.  İklim değişikliğinden sorumlu ve sürekli  görev yapan bir birim oluşturulmalıdır. Hızlı  işlemesi gereken ve zaman içinde iklim değişikliğinden  sorumlu millî kuruma dönüşecek  bu birim, özel sektör ve ilgili sivil toplum  kuruluşlarının katkılarından azami ölçüde  faydalanmalıdır.

TBMM Çevre Komisyonu Kyoto  sürecinde nasıl bir rol oynuyor?  Kyoto'ya taraf olunması durumunda neler yapacak?

Çevre Komisyonu olarak gerek ulusal  gerek uluslararası süreci oldukça yakından  takip ettik. Karbon emisyon ticareti ve piyasasına  ilişkin bir bilgilenme toplantısı düzenledik.  Düzenlediğimiz bir istişare toplantısında  ilgili kurumlarımız ile özel sektör, sivil  toplum kuruluşlarımızın temsilcilerinin  görüşlerini aldık. Tabi bu süreçte;  Protokol’ün bir an evvel TBMM’ne sevki için  Çevre Komisyonu ve Meclis’in üyeleri olarak  medya yolu ile pek çok platformda düşüncelerimizi  dile getirdik. Protokol’e taraf olunmasından  sonra Çevre Komisyonu olarak da  gerek uluslararası gelişmeleri, gerek ulusal  uygulamaları yakından takip etmeyi sürdüreceğiz.  Ayrıca Meclis çatısı altında halkın bir  vekili olarak uygulamalarda kamunun üstüne  düşen sorumlulukları yerine getirme sürecini  de yakından takip edeceğim.

Protokol’e bu denli geç taraf  olunması, 2012 sonrası için yapılacak  müzakerelerde gücümüzü azaltıyor  mu? Yoksa taraf olan bütün ülkelerle  eşit ve orantılı sözümüz olabilecek mi?

Kyoto’nun onaylanması kararının alınmasındaki  süreç, doğal olarak onay sürecini de  etkilemiştir. Ancak Protokol’e taraf olunması  ile iş bitmeyecektir. Aksine daha disiplinli,  organize ve hızlı bir çalışmanın başlaması  gerekecektir. Ülkemiz Protokol’e taraf olduğunda  bütün ülkelerle eşit söz sahibi olması ya  da Türkiye’nin bu süreçte etkin rol oynaması  öncelikle bize; bizim izleyeceğimiz uluslararası  müzakerelerin etkinliğine, kurumlarımızın  eşgüdüm halinde çalışmasına bağlı.

Türkiye'nin Kyoto sürecinde sivil  toplumun nasıl bir rolü oldu? Çevre  Komisyonu sivil toplumdaki kuruluş ve  kişilerden nasıl bir destek aldı?

Demokratik ve şeffaf karar alma süreçlerinde  sivil toplum kuruluşlarının (STK) rolü  oldukça önemlidir. Biz yasama çalışmalarında  sivil toplum kuruluşlarının katkılarına,  samimiyetle ifade etmek isterim ki, büyük  önem veriyoruz. Çünkü bu kuruluşlarda  gönüllü çalışma önemli bir etken ve gönüllü  çalışma etkinliği artırıyor diye düşünüyorum.  Ayrıca, ellerinde çok değerli bilgiler de var.  Bunlardan tamamen önyargısız bir şekilde  yararlanmamız gerek. Çevre Komisyonu olarak  bu yasama döneminde çevre alanında  çalışan STK’ların, iş çevrelerinin ve ülkemizdeki  uluslararası kuruluş temsilciliklerinin  bazılarının yetkilileri ile bir istişare toplantısı  düzenledik, görüşlerini aldık. STK temsilcileri  ile görüşmelerimiz düzenlenen toplantılarla  sınırlı kalmamaktadır, ayrıca karşılıklı  fikir alışverişinde bulunmak için ikili temaslarımız  sürmektedir.

Çünkü iklim değişikliği ile mücadele her  kesimin katılımını gerektiren çok önemli bir  konu. İnşallah içinde bulunduğumuz bu  dönemde sivil toplum kuruluşları, daha önce  olduğundan çok daha yüksek düzeyde bir  katkıda bulunma imkânına kavuşacak TBMM Çevre Komisyonu’nda.

Başarılı çalışmalarını takdirle izlediğimiz  sivil toplum kuruluşlarından biri de  REC. İklim değişikliği konusuyla ilgili çalışmalarımızda,  REC Türkiye’nin gerçekten  çok yararlandığımız olumlu katkıları oldu.  Ben kendi adıma ifade edeyim ki, REC  Türkiye’nin ve o kurumda çalışan değerli  uzmanların birikimlerinden çok yararlandım.  REC’in bu olumlu katkılarının devam  etmesini diliyorum. Ayrıca REC Türkiye’ nin, iklim değişikliği konusunda Çevre ve  Orman Bakanlığı ve ilgili kurumların da  katılımı ile tamamladığı bir projesi var, bu  projenin ülkemizde iklim değişikliği konusunda  kapasite geliştirilmesine olumlu katkı  sağladığını düşünüyorum.

Basının Kyoto'ya bakışını nasıl  değerlendiriyorsunuz? Türk basını  böyle küresel bir sorun konusunda  yurttaşları bilgilendirmek için üstüne  düşeni yapıyor mu?

Evet. Medya elinden geldiğince bu önemli  küresel sorun konusunda kamuoyunu bilgilendirmeye  çalışıyor. Ancak bu bilgi ve haberlerin  bir kısmının doğru olmadığını, bunun  da kamuoyunda yanlış anlamalara sebep  olduğunu gözlemledim. Bilgi kirliliğinden  söz edebiliriz. Bazı yetkililerin zaman zaman  yaptığı ve basında da yer bulan “Kyoto’nun  bize maliyeti şu kadar milyar dolar,” açıklamaları  gerçeği yansıtmıyor. Türkiye’nin bir  yükümlülüğü yok ve imzalasa dahi olmayacak.  Yükümlülük olmadığına göre, bir maliyet  de söz konusu değil. Medya kuruluşlarımıza  çok önemli bir görev düşüyor: halkı  doğru bilgilendirmek ve çevre sorunlarına duyarlılığını artırmak

Nisan-Haziran 2008

Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta
 
© 2010 BÖLGESEL ÇEVRE MERKEZİ - REC TÜRKİYE       Web uygulama