Eylemsizlik, uyumdan daha maliyetli
Nafiz Güder
Türkiye şimdiye dek Kyoto'ya taraf olmamakla neler kazandı, neler yitirdi?
Küresel bir çevre sorununu yok sayarak bir kazanım elde edilemeyeceği açık. Küresel iklim değişikliği sorununa karşı eylemsizliğin maliyeti, küresel ısınma için uyum maliyetinden çok daha fazla. Ancak, artık geçmişi sorgulayarak, ondan ders alarak geleceğe bakmamızın zamanı. Ekonomik kalkınması nedeniyle büyüyen enerji gereksinimi, sanayileşme sürecinin sekteye uğramaması için Türkiye bir salım azaltımı ya da kontrollü salım taahhüdü almadı. Ekonomisi geçiş süreci ülkesi de olmadığından; uygulamada onların Protokol’de istifade ettiği esneklikleri bugüne dek kullanamadı. Bu esnekliklerden olan Temiz Kalkınma Düzenekleri (CDM) adı altında daha az karbon salımına dayalı yatırımları teşvik eden milyarlarca dolarlık fon, mesela Çin’e bol miktarda giderken, Türkiye bu yatırımlardan faydalanamıyor. Türkiye kaynaklı karbon sertifikaları, uluslararası karbon borsası içinde uygun değer bulamıyor. Enerji üretimi önemli ölçüde fosil yakıtlara dayanan ve elverişli jeolojik formasyonlara sahip Türkiye, taraf olmadığı sürece, karbon yakalayıcı yeni teknolojiden de yararlanamayacak.
Şu ana kadar ülkemiz 2012 sonrasını şekillendiren süreçte sadece BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) üstünden müzakerelere katılım sağlayabildi. 2012 sonrası yükümlülükleri öngören Protokol müzakerelerinin dışında kaldı. Ülkemizin Sözleşme müzakerelerine katılmasına rağmen, Kyoto Protokolü kapsamında geliştirilebilecek yeni uygulamalarla ve ulusal koşullara uygun olmayan bir salım azaltım hedefi ile karşılaşması halinde; müdahale edememesi, bunun sonucunda ise yeni rejime hiçbir zaman katılım sağlayamaması riski de taşımakta. Bu mücadelenin dışında kalmak, Türkiye için gerçekçi bir seçenek değil. Protokol esasen AB çevre mevzuatının bir parçası ve o nedenle kısa bir süre sonra AB Türkiye üyelik müzakereleri çerçevesinde güçlü bir talep olarak önümüze geleceği kesin. BM çerçevesinde daha rahat yoluna koyabileceği bir konuyu çözümsüz bırakırsa, Türkiye yakın gelecekte aynı konuyu daha çetin koşullar altında AB ile müzakere etmek zorunda kalacak. Yeni başkanlık döneminde ABD büyük olasılıkla Protokol’e katılacak veya en azından daha aktif, AB ile güçlü uyuma dayalı bir yol izleyecek. Böyle bir gelişme durumunda, Türkiye protokol kapsamındaki iklim değişikliği mücadelesi dışında kalmış dünyanın en büyük ülkesi konumuna düşecek, karşılaşacağı uluslararası baskılar da önemli ölçüde artacak. BM’nin hayati önem atfettiği en önemli çevre sözleşmesini henüz onaylamamış olmak, önümüzdeki dönemde Güvenlik Konseyi’nin geçici üyeliklerinden biri için yoğun çaba gösteren Türk diplomasisinin bu hedefe ulaşma şansını artırmamaktadır. Şu an itibariyle Protokol’ün TBMM’de görüşülmesi sevindirici. Ancak; Türkiye'nin Protokol’e taraf olması için gerekli hukukî süreç, en iyimser ihtimalle bile aylarca sürecek.
Kyoto'ya taraf olunmasıyla birlikte kazanç ve kayıplarımız neler olacak?
Türkiye, Kyoto Protokolüne taraf olması halinde iklim değişikliği ile mücadelede kararlılığını gösterecek; uluslararası platformda saygınlığı artacak; bu konuda işbirliği olanaklarını, kapasitesini güçlendirecek; özel sektörde sera gazı salım azaltımı projeleri teşvik edilebilecektir; enerji güvenliği konusunda ülke ekonomisine katkı sağlanabilecek; temiz, yenilenebilir enerjiye geçiş sağlanacak, enerji kayıpları azaltılacak, çevreci yeni reformlar yapılarak planlanan sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşılacaktır.
Kyoto'ya taraf olmakla Türkiye, daha aktif ve etkili bir müzakere zeminini elde etmiş olacak ve 2012 sonrası için kendi stratejisine daha uygun, menfaatlerini ve kazanılmış haklarını savunabileceği bir pozisyon yakalayabilmesi kolaylaşacak. Şunu unutmamak gerekir ki, bu müzakerelerde kendisinin uygun bulmadığı hiçbir koşulun Türkiye'ye dayatılması mümkün değil. Ülkemizde iklim değişikliği ve küresel ısınma konusunda değerli bilim insanlarının, akademisyenlerin, pek çok kurumun pek çok değerli çalışması mevcut.
Ancak Sözleşme’nin imzalanmasından bu yana; uluslararası politika oluşturmaya yönelik somut envantere ve verilere dayanan; geçmiş verilerle desteklenen, gelecek uzun ve kısa vadeli hedeflerini belirleyen, ülkemizin özgün ulusal koşullarını da ortaya koyan, somut politika hedeflerini gösterecek bir strateji çalışması yok. Bu çalışmaların hızlandırılarak tamamlanması için itici güç olacak. Ayrıca Kyoto’nun maliyeti de yanlış anlatılıyor. Bugüne kadar ileri sürülen maliyet tahminleri, ciddi bir araştırmaya dayanmıyor Türkiye'nin bir yükümlülüğü yok ve imzalasa dahi olmayacak. Uluslararası hukuk açısından durum açık ve Kyoto'yu onaylamakla Türkiye, söz konusu protokolün yürürlük dönemi olan 2012 sonuna kadar hiçbir sera gazı salım azaltma yükümlülüğü almayacak. O nedenle, Kyoto'yu imzalamanın maliyeti sıfır. Kaldı ki, böyle bir durumda yapılması gereken maliyet hesabı değil, fayda-maliyet hesabı. Protokol, AB’nin çevre mevzuatının bir parçası ve o nedenle kısa bir süre sonra AB-Türkiye üyelik müzakereleri çerçevesinde güçlü bir talep olarak da önümüze gelecektir. Bu noktada da Protokol’e taraf olmak AB üyelik müzakerelerinde Türkiye’nin elini güçlendirecektir. Protokol’e taraf olarak süreci lehimize geliştirmek, kazanç elde etmek için “müzakere stratejisi’’ oluşturmak şart.
Kyoto'nun onaylanmasıyla işimiz bitmeyecek; aksine daha disiplinli, organize ve hızlı bir çalışmanın başlaması gerekecek. Sorunun karmaşık teknik, uluslararası hukuk ve diplomatik boyutları bulunmakta. Yapılması gereken ilk iş, bir müzakere stratejisinin oluşturulması ve müzakere gruplarından biri içinde yer aramak olmalıdır. Türkiye, bu sürece eşgüdüm halinde, etkin bir ekiple katılım sağlamalıdır. Müzakerelerin başında, adı açıkça konulmuş bir siyasi sorumlu bulunmalıdır. İklim değişikliğinden sorumlu ve sürekli görev yapan bir birim oluşturulmalıdır. Hızlı işlemesi gereken ve zaman içinde iklim değişikliğinden sorumlu millî kuruma dönüşecek bu birim, özel sektör ve ilgili sivil toplum kuruluşlarının katkılarından azami ölçüde faydalanmalıdır.
TBMM Çevre Komisyonu Kyoto sürecinde nasıl bir rol oynuyor? Kyoto'ya taraf olunması durumunda neler yapacak?
Çevre Komisyonu olarak gerek ulusal gerek uluslararası süreci oldukça yakından takip ettik. Karbon emisyon ticareti ve piyasasına ilişkin bir bilgilenme toplantısı düzenledik. Düzenlediğimiz bir istişare toplantısında ilgili kurumlarımız ile özel sektör, sivil toplum kuruluşlarımızın temsilcilerinin görüşlerini aldık. Tabi bu süreçte; Protokol’ün bir an evvel TBMM’ne sevki için Çevre Komisyonu ve Meclis’in üyeleri olarak medya yolu ile pek çok platformda düşüncelerimizi dile getirdik. Protokol’e taraf olunmasından sonra Çevre Komisyonu olarak da gerek uluslararası gelişmeleri, gerek ulusal uygulamaları yakından takip etmeyi sürdüreceğiz. Ayrıca Meclis çatısı altında halkın bir vekili olarak uygulamalarda kamunun üstüne düşen sorumlulukları yerine getirme sürecini de yakından takip edeceğim.
Protokol’e bu denli geç taraf olunması, 2012 sonrası için yapılacak müzakerelerde gücümüzü azaltıyor mu? Yoksa taraf olan bütün ülkelerle eşit ve orantılı sözümüz olabilecek mi?
Kyoto’nun onaylanması kararının alınmasındaki süreç, doğal olarak onay sürecini de etkilemiştir. Ancak Protokol’e taraf olunması ile iş bitmeyecektir. Aksine daha disiplinli, organize ve hızlı bir çalışmanın başlaması gerekecektir. Ülkemiz Protokol’e taraf olduğunda bütün ülkelerle eşit söz sahibi olması ya da Türkiye’nin bu süreçte etkin rol oynaması öncelikle bize; bizim izleyeceğimiz uluslararası müzakerelerin etkinliğine, kurumlarımızın eşgüdüm halinde çalışmasına bağlı.
Türkiye'nin Kyoto sürecinde sivil toplumun nasıl bir rolü oldu? Çevre Komisyonu sivil toplumdaki kuruluş ve kişilerden nasıl bir destek aldı?
Demokratik ve şeffaf karar alma süreçlerinde sivil toplum kuruluşlarının (STK) rolü oldukça önemlidir. Biz yasama çalışmalarında sivil toplum kuruluşlarının katkılarına, samimiyetle ifade etmek isterim ki, büyük önem veriyoruz. Çünkü bu kuruluşlarda gönüllü çalışma önemli bir etken ve gönüllü çalışma etkinliği artırıyor diye düşünüyorum. Ayrıca, ellerinde çok değerli bilgiler de var. Bunlardan tamamen önyargısız bir şekilde yararlanmamız gerek. Çevre Komisyonu olarak bu yasama döneminde çevre alanında çalışan STK’ların, iş çevrelerinin ve ülkemizdeki uluslararası kuruluş temsilciliklerinin bazılarının yetkilileri ile bir istişare toplantısı düzenledik, görüşlerini aldık. STK temsilcileri ile görüşmelerimiz düzenlenen toplantılarla sınırlı kalmamaktadır, ayrıca karşılıklı fikir alışverişinde bulunmak için ikili temaslarımız sürmektedir.
Çünkü iklim değişikliği ile mücadele her kesimin katılımını gerektiren çok önemli bir konu. İnşallah içinde bulunduğumuz bu dönemde sivil toplum kuruluşları, daha önce olduğundan çok daha yüksek düzeyde bir katkıda bulunma imkânına kavuşacak TBMM Çevre Komisyonu’nda.
Başarılı çalışmalarını takdirle izlediğimiz sivil toplum kuruluşlarından biri de REC. İklim değişikliği konusuyla ilgili çalışmalarımızda, REC Türkiye’nin gerçekten çok yararlandığımız olumlu katkıları oldu. Ben kendi adıma ifade edeyim ki, REC Türkiye’nin ve o kurumda çalışan değerli uzmanların birikimlerinden çok yararlandım. REC’in bu olumlu katkılarının devam etmesini diliyorum. Ayrıca REC Türkiye’ nin, iklim değişikliği konusunda Çevre ve Orman Bakanlığı ve ilgili kurumların da katılımı ile tamamladığı bir projesi var, bu projenin ülkemizde iklim değişikliği konusunda kapasite geliştirilmesine olumlu katkı sağladığını düşünüyorum.
Basının Kyoto'ya bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Türk basını böyle küresel bir sorun konusunda yurttaşları bilgilendirmek için üstüne düşeni yapıyor mu?
Evet. Medya elinden geldiğince bu önemli küresel sorun konusunda kamuoyunu bilgilendirmeye çalışıyor. Ancak bu bilgi ve haberlerin bir kısmının doğru olmadığını, bunun da kamuoyunda yanlış anlamalara sebep olduğunu gözlemledim. Bilgi kirliliğinden söz edebiliriz. Bazı yetkililerin zaman zaman yaptığı ve basında da yer bulan “Kyoto’nun bize maliyeti şu kadar milyar dolar,” açıklamaları gerçeği yansıtmıyor. Türkiye’nin bir yükümlülüğü yok ve imzalasa dahi olmayacak. Yükümlülük olmadığına göre, bir maliyet de söz konusu değil. Medya kuruluşlarımıza çok önemli bir görev düşüyor: halkı doğru bilgilendirmek ve çevre sorunlarına duyarlılığını artırmak
Nisan-Haziran 2008
YEŞİL BAKIŞ
- Antroposen’e Hoşgeldiniz
- Dünya Caddesi İşgali
- Yaşam Dönüşümdür
- Doğal Tarımın Yolu – Felsefesi ve Uygulaması
- Küresel İklim Değişimi, Biyoenerji ve Enerji Ormancılığı
- Yeşil bilişim ile 7.8 gigaton sera gazı azaltımı mümkün
- Dünya Dün ve Bugün
- Klimatoloji ve Meteoroloji
MERCEK
- Belediyeler için adım adım sera gazı salım envanterleri
- İklim Değişikliğinin Farkında Ol!
- Çevre Adalet(sizliğ)i
- Yeni kurallar: yeni oyun
- Gelecek için Hareket Etmeli
- İklim Müzakereleri Rayına Oturdu Mu?
- Cancun'da ilk hafta müzakerelerinin sonuna gelirken...
- Aralık İklimi
KAPAK KONUSU
- Dünyadan iklim dostu yerel yönetim uygulamaları
- Türkiye'den iklim dostu yerel yönetim uygulamaları
- İklimler değişiyor, kentler değişiyor mu?
- Türk özel sektöründe karbon salım yönetimi
- Yeni Ev Ödevi: Karbon Yönetimi
- İklim değişikliğinde son düzlüğe girmeden Dünya ve Türkiye
- Hidroelektrik santrallerinin olası etkileri
- HES’lere karşı hukukun gücü





