Salı, Mayıs 22, 2012
SÖYLEŞİ | 2012 sonrasında Türkiye'nin seçenekleri
Share to Facebook Share to Linkedin 

2012 sonrasında Türkiye'nin seçenekleri

Yunus Arıkan

Kyoto sonrasında nasıl bir ülke ve dünya kurguladığımıza karar verme zamanı   

559-yu-4-2-61_sf16_kapak_2012
MARATONUN GÜZERGÂHI: Kyoto maratonunun güzergâhındaki
noktalardan biri de, Türkiye'nin geniş bir heyetle katıldığı, Kasım
2006'da Nairobi'de düzenlenen 12. Taraflar Konferansı oldu.
(Fotoğraf: Yunus Arıkan)

Küresel iklim değişikliği ile savaşım konusunda atılması gereken adımların boyutu ve kapsamı düşünüldüğünde, Kyoto Protokolü; süresi, hedefleri, yükümlülük altına giren sektör ve ülkeleri açısından, işin sadece bir başlangıcı ya da, Yeşil Ufuklar’ın 2005 yılı 3. sayısında da belirttiğimiz gibi, ‘maratonun ilk 100 metresi’.

Dünya genelinde 2012 sonrası

 2009 sonu itibarıyla tamamlanması hedeflenen uluslararası müzakereler, hâlen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) ve Kyoto Protokolü olmak üzere iki zeminde ilerliyor. 2008 ABD Başkanlık seçimleri sonrasında belirlenecek yeni federal yönetimin de, uluslararası toplumla daha etkin bir işbirliğine girmesi bekleniyor. Bu açıdan bakıldığında, çok büyük olasılıkla daha farklı bir isimle anılacak yeni sürecin, sadece 39 ülkeye yönelik sera gazı salım azaltımları değil, taraf olan tüm ülkelerin savaşım, uyum, finansman ve teknoloji alanlarında değişen ödev, sorumluluk ve haklarını tanımlaması bekleniyor.

2012 sonrasındaki salım azaltım yükümlülükleri  ve karbon ticaretinin yeni koşulları, esas  olarak Kyoto Protokolü’nün 3.9 ve 9 numaralı  maddeleri ile ilgili müzakerelerde yürütülüyor.  Kyoto Protokolü’nde yükümlülüklerin tanımlandığı  Ek-B Listesi’nde yer almayarak diğer  Ek-I ülkelerinden farklılığının ilk somut göstergesini  ortaya koyan Türkiye, eğer başarılı bir  müzakere stratejisi oluşturabilirse, Ek-I ülkelerine  yönelik 3.9 numaralı madde müzakerelerinden,  gelişmekte olan ülkeler dahil tüm  Kyoto Protokolü taraflarının yükümlülüklerini  ele alan 9. Madde müzakerelerine yumuşak bir  geçiş yaparak, kendisine uygun bir konum ve  yükümlülük belirlenmesini sağlayabilir.

Bu koşulda Türkiye, kendisi gibi Kyoto  Protokolü Ek-B Listesi’nde yer almayan, ancak  OECD ülkesi olan Güney Kore ve Meksika ile  beraber, yeni bir Ek-C Listesi oluşturarak,  2012 sonrasında, herhangi bir yıl temel alınarak  sektörel hedefler gibi daha adil, daha esnek  ve ekonomik olarak da ulaşılması daha gerçekçi  hedefler benimseyebilir.

Bu tip bir açılım, başta ‘ileri gelişmekte  olan ülkeler’ olmak üzere, 2012 sonrasında  salım azaltım yükümlülüğünün daha fazla  ülkeye yaygınlaştırılmasının da önünü açabilir.  2012 sonrası için Esneklik Düzenekleri’nin de  revize edileceği dikkate alınırsa, bu Ek-C ülkeleri,  diğer gelişmekte olan ülkelerden farklı  avantaj ve dezavantajlarla, karbon piyasaları ve  projelerinden yararlanmaya devam edebilir.  Böyle bir senaryo, çizelgede özetlenmektedir.

alt

2012 sonrası Türkiye’nin seçenekleri

İklim değişikliği ile savaşımın en temel  hedefi, fosil yakıtların sanayide ve günlük kullanımdaki  payının azaltılması. Bu amaca varabilmek  için kullanılabilecek stratejiler arasında  yenilenebilir enerjilerin kullanımının artırılması,  enerji verimliliğinin etkinleştirilmesi,  fosil yakıtların karbon salımlarını azaltacak  teknolojilerin kullanılması ya da fosil yakıtların  yanmasından kaynaklanan karbon salımlarının  filtrelenerek yer altı depolarında biriktirilmesi  yer alabiliyor.

Ülkeler, bu politika ya da teknoloji seçenekleri  arasında, kendi ulusal koşullarına göre  tercihlerini belirleme hakkına sahip. Gerek  sanayileşmiş ülkelerde gerek gelişmekte olan  ülkelerde, 1990’lardan itibaren enerji verimliliği  ve yenilenebilir enerji alanında elde edilen son  derece büyük ilerlemeler BMİDÇS ve Kyoto  Protokolü’nün en somut sonuçlarından biri olarak  değerlendirilmektedir. Türkiye’nin bu  dönemde uluslararası sürecin dışında kalması,  özellikle bu iki sektörde elde edilen ilerlemelerin  

son derece sınırlı kalmasına yol açmıştır.
Türkiye, 2012 sonrası dönemde Ek-B dışı  konumunu koruyarak ‘ileri gelişmekte olan ülke’  kategorisinde bir konum edinmesinin ardından,  belirleyeceği hedeflere ulaşmak için öncelikle  bugüne kadar etkin bir şekilde hayata geçiremediği  enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji alanında  oldukça iddialı bir atılım sağlayabilir.

Özellikle daha da azalması beklenen yağışlar  ve artması beklenen kuraklık riskleri dikkate  alındığında; rüzgâr, biyokütle, jeotermal,  güneş gibi hidroelektrik dışı yenilenebilir enerji  kaynaklarında daha ciddi ilerlemeler kaydedilmesi  beklenebilir. Ayrıca gerek konutlarda,  gerek sanayide, gerek ulaşımda, hem elektrik  hem de enerji verimliliği alanlarındaki potansiyel  hızlı bir şekilde değerlendirilerek, yeni kaynak  ve teknolojiler için ortaya çıkacak maliyet  masrafları da azaltılabilir.

Bunun yanında, gerek iklim değişikliğine  yol açan kaynak ve teknolojilerin kullanılmasının  terk edilmesi yönünde ekonomik ve toplumsal  baskı, gerek yaşanan değişikliklerin ortaya  çıkaracağı yeni iklimsel koşullar, hammadde  teminini ve enerji güvenliğini, pazar/ piyasa  tercihlerini ve üretim/ pazarlama zincirlerini  kaçınılmaz olarak etkileyecek.

Sektörel olarak bakıldığında, kısa vadede,  öncelikle tarım, gıda, balıkçılık, tekstil, elektrik(hidroelektrik santral kapasiteleri, artan  soğutma ihtiyacını karşılamak için yeni  elektrik talebi vs.) gibi sektörlerin olumsuz  olarak etkilenmesi beklenmekte. Bu  sektörlerde, geleneksel ürünlerde maliyet  artışıyla karşılaşılabilecek ya da yeni/ farklı/  alternatif ürünler tercih edilebilecek.

Orta vadede, çimento ve demir-çelik  gibi ağır sanayiler, 2012 sonrasında sivil  havacılık sektörü, karayolu taşımacılığı,  kömür/ doğal gaz yakıtlı termik santraller  gibi enerji yoğun sektörler, bu yeni  sürecin getirdiği zorunluluklar nedeniyle  yeni yapılanmalar içine girmek zorunda  kalabilecek. Bu süreçte, gerekli yatırımları  zamanında başlatarak maliyeti uzun  yıllara yayabilen girişimciler, yeni döneme  daha rahat ve esnek ayak uydurabileceği  için, rekabet ortamında daha avantajlı  hale gelerek kazançlı çıkabilecek.

Ayrıca, 2012 sonrası dönemde her  türlü yatırım, ürün, etkinliğin gerçekleştirilmesi  sonucu ortaya çıkan karbon salımlarının  hesaplanması ve çeşitli sektörlerde  yapılacak yatırımlarla bu salımların dengelenmesi  konusunda daha yaygın bir eğilim  ortaya çıkması bekleniyor. Bu nedenle,  çevre yönetiminin yeni bir kolu olarak  karbon danışmanlığı/ yönetimi, yeni bir  atık borsası olarak karbon piyasaları,  kurumsal sosyal sorumluluk açısından  gönüllü karbon dengeleme projelerinin  orta ve uzun vadede daha fazla istihdam ve  ekonomik gelir yaratmaları da bekleniyor.

Türkiye’nin ‘ileri gelişmekte olan  ülke’ konumuna bağlı olarak, 2012 sonrasında  uluslararası karbon ticareti uygulamalarında  karbon satıcısı ülke hakkını  elde etmesi halinde de, hem kurumsal  yapılanma hem teknik düzenlemeler  hem de uzman personelin istihdamı  alanlarında çok büyük açılımlar yaşanması  beklenebilir.

Ya hep beraber, ya da hiçbirimiz

Küresel iklim değişikliği konusunda  giderek şiddetlenen alarm zilleri, bu konuda  topyekün bir mücadelenin zorunluluğunu  tüm ülkelere ve toplumlara dayatıyor.  Kyoto Protokolü’nün 2008-2012 yıllarını  kapsayan 1. Yükümlülük Dönemi’nde  elde edilen deneyimler, bu süreçte  bireycilik yerine kollektif düşünmenin,  rekabet yerine dayanışmanın daha çok  öne çıkması gerektiğini de ortaya koyuyor.

Belki başlarda maraton olarak tanımladığımız  bu koşunun, artık yarışma ve  kazanma kültürü ile değil, aynen kaz ya da  penguen toplumlarında olduğu gibi, ortak  irade, akıl ve dayanışmayla varılabilecek bir  ‘uzun ince yol’ olduğunu bilerek hareket  etmek daha doğru olacak. 2009 yılına  kadar sürecek olan, 2012 sonrası müzakereleri  bu bakış açısıyla ele alınabilirse, hem  dünya hem ekosistem hem de ülkemiz için  sürdürülebilirliği başarmak için hâlâ şansımız  var. Aksi takdirde, ‘galibi’ olmayan bu  ‘maraton’da, birinci gelmek dahi hiç kimseye  bir mutluluk getirmeyecek.

Gerek Türkiye gerek tüm dünya ülkeleri için önemli olan, bu ilk dönemde elde edilen deneyimlerden yapıcı dersler çıkarılarak, daha geniş katılımlı, daha bütünsel ve daha sürdürülebilir bir iklim politikasının oluşturulması. Bu maratonun ilk 100 metresinde geride kalan Türkiye, 2008 yılı içinde yaptığı son atakla, diğer koşucuları yakalamak üzere. Türkiye Kyoto Protokolü’ne katılarak, 2012 yılına kadar sera gazı salımlarının azaltılması açısından bir ev ödevi almasa da, 2012 sonrasında diğer ülkelerle beraber, nasıl bir ülke ve dünya kurguladığına bir an önce karar verme ve bunu diğerleriyle müzakere etme hakkını ve şansını yakalayacak. Bu süreçleri uluslararası ve ulusal ölçek olarak iki alanda ele alabiliriz.

Yunus Arıkan, REC Türkiye İklim Değişikliği Proje Yöneticisi

Nisan-Haziran 2008

Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta
 
© 2010 BÖLGESEL ÇEVRE MERKEZİ - REC TÜRKİYE       Web uygulama