Salı, Mayıs 22, 2012
SÖYLEŞİ | Kyoto, enerji güvenliği açmazının da anahtarı mı?
Share to Facebook Share to Linkedin 

Kyoto, enerji güvenliği açmazının da anahtarı mı?

Volkan Ş. Ediger

Geniş anlamıyla değerlendirildiğinde, Kyoto Protokolü’nün alında enerji güvenliğini tamamlayıcı bir unsur olduğu görülebilir

İnsan kaynaklı iklim değişikliği konusunda akıllarda kalan son kuşkular da, 2007 Nobel Barış Ödülü’nü ABD eski başkan yardımcılarından Al Gore ile paylaşan Hükümetlerarası İklim değişikliği Paneli’nin (Intergovernmental Panel on Climate Change, IPCC) aynı yıl yayımladığı, “Dördüncü Değerlendirme Raporu” sayesinde büyük ölçüde giderilmiş görünmektedir. Fakat, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin 1988’den beri ortaya çıkardığı bilimsel gerçeklerin uygulamaya konulmasını esas alan 1997 tarihli Kyoto Protokolü için aynı şeyi söylemek pek de mümkün değildir. Bunun başlıca nedeni, özellikle politika yapıcıların Kyoto Protokolü’nü geniş anlamı (sensu lato) yerine dar anlamıyla (sensu stricto) değerlendirme eğiliminden kaynaklanmaktadır.

Bilindiği gibi, Kyoto Protokolü –aynı konudaki diğer uluslararası anlaşmalardan farklı olarak– zararlı emisyonların azaltılması hususunda ülkelere bağlayıcı ve yaptırıma bağlı hedefler ve yükümlülükler getirmektedir. Protokol’ün dar anlamıyla yorumu, bu yaptırımların belirtildiği 3. maddenin 1. fıkrasında, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS), Ek-I ülkelerinin –Protokol Ek-B’de belirtilen şekilde– 2008–2012 arasında sera gazı emisyonlarında 1990’daki değerlerine göre toplam %5.2 oranında azaltma yapacağı hükmüne dayanmaktadır. Bu tarz yorumlarda, enerji tüketimindeki azaltımın ekonomik kalkınmayı olumsuz etkileyeceği düşüncesi hâkim olup, başta ABD olmak üzere bazı ülkeler daha da ileri giderek, yaptırımların enerji güvenliklerini tehdit ettiğini savunmaktadır.

Hâlbuki geniş anlamıyla değerlendirildiğinde, Kyoto Protokolü’nün aslında enerji güvenliğini tamamlayıcı bir unsur olduğu görülecektir. Bilindiği gibi, günümüzde birçok ülke enerjide dışa bağımlı olup tüketimle yerli üretim arasındaki açığı ithalatla karşılamaktadır. Enerjide net ithalat oranını azaltmanın –yani arz ile talep arasındaki açığı kapatmanın– bilinen en basit yöntemi de tüketimin azaltılıp yerli üretimin artırılmasıdır. Fakat uzun vadede yerli üretim ülke rezervleriyle sınırlı kalacağından, özellikle kaynak sıkıntısı çeken büyük tüketicilerde talebi azaltıcı tedbirler daha ön plâna çıkmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında sensu lato Kyoto’nun, ‘ülkelerin sosyo-ekonomik kalkınmalarını sürdürmeye yetecek miktar ve kalitedeki çevre dostu enerjinin makûl fiyatlarla ve kesintisiz olarak sağlanması,’ anlamına gelen enerji arz güvenliğinin önemli bir öğesi olduğu anlaşılacaktır. Zira tasarruf edilen enerji aslında sisteme sunulan ilâve enerjiden farklı bir şey değildir. Fakat buradaki önemli husus, enerji tasarrufunun ekonomiye yansıyıp yansımadığıdır; ülke gelirlerinde karşılığını bulmayan tasarruf uzun vadede ekonomiye yararlı olmayacaktır. Bir başka deyişle, birim gayrisafi millî hâsıla elde edebilmek için harcanan enerji miktarı azaltılarak, enerjinin daha etkin kullanılması için verimlilik artırılmalıdır. Dolayısıyla, Kyoto’nun asıl amacını, enerji arz güvenliğinde iyileşme sağlanabilmesi için enerjideki verimlilik çıtasının yükseltilmesi olarak değerlendirmek daha makûl olacaktır. Mekanizmanın çevreyle ilgili olan kısmı ise, bu amacın bir yan ürünü olarak kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Kaldı ki Kyoto yaptırımlarının ekonomik maliyeti de, bir anlamda, petrol fiyatlarındaki şok artışlardan sonra petrol talebinde gözlenen daralma mekanizmasına benzer sonuçlar doğuracaktır.

Ekonomi her zaman, aynı neticeyi veren daha düşük maliyetli girdileri tercih etmektedir. Şayet 1973’ten sonraki dünya petrol talebi bu tarihten önceki ortalama hızla artmaya devam etmiş olsaydı, 2007’de günde 160–170 milyon varile erişecekti. Hâlbuki 2007 yılında gerçekleşen tüketim değeri, bu değerin yaklaşık yarısı kadardır, yani tüketim yarıya düşürülmüştür. Bu örnekte ekonomik kalkınmadan taviz vermeden verimliliği artırarak talebin düşürülmesini tetikleyen unsur, uzun yıllar 1–2 dolar civarında seyretmiş olan petrol fiyatlarının aniden 1974’te 11.58 dolara, 1980’de de 36.83 dolara kadar yükselmiş olmasıdır.

Dolayısıyla Kyoto Protokolü, Türkiye gibi enerjide dışa bağımlılığı ekonomisini tehdit eder hale gelmiş ülkelerin enerji arz güvenlikleri için daha da önemli olmaktadır. Türkiye’de son 50 yıldır birincil enerji tüketimi %4.9 artarken, üretim sadece 2.7 oranında artış göstermiştir. 2006 yılında 26.8 Mtep yerli enerji üretilirken tüketimin 99.8 Mtep olması, net ithalata bağımlılık oranını %74’e kadar yükseltmiştir. Tükettiği enerjinin dörtte üçünü dışardan temin edebilmek için yılda 33 milyar dolar ödemek zorunda kalan ülkemizde yerli üretimin tüketimi karşılama oranı doğal gazda %3, petrolde %7, taş kömüründe ise %9 kadardır.

Enerji tüketimindeki bu hızlı artış Türkiye’yi sera gazı emisyonlarını da hızlı artıran ülkeler arasına sokmaktadır. TUİK’in, 1996 IPCC Rehberi’ni kullanılarak yaptığı hesaplara göre, Türkiye’nin toplam sera gazı emisyonu 2006 yılında 331.8 Mt CO2 eşdeğerine yükselmiştir. Emisyonlarda CO2 eşdeğeri olarak en büyük payı %78 ile enerji kaynaklı emisyonlar alırken, ikinci sırayı %9 ile atık bertarafı, üçüncü sırayı da %8 ile endüstriyel prosesler almaktadır. CO2 eşdeğeri olarak 2006 yılı toplam sera gazı emisyonu 1990 yılına göre yüzde 95 artış göstermiş olup, CO2 emisyonunda en yüksek artış %166 ile çevrim ve enerji sektöründe gözlenmiştir.

Özet olarak, Kyoto Protokolü’nün, sadece ‘sera gazı emisyonlarını azaltıcı bir mekanizma’ olarak değil, ‘uzun vadede verimliliği yüksek ve etkin bir enerji sistemi oluşturarak enerji güvenliğini artırmaya hizmet edecek önemli bir araç’ olarak da değerlendirilmesi daha makûl görünmektedir. Yaşadığımız çağda fosil yakıtlardan hidrojen ağırlıklı bir sisteme doğru geçiş büyük ölçüde doğal gazla sağlanacağından, ‘geçiş’ ya da ‘köprü’ yakıtı olarak da adlandırılan doğal gaz, Kyoto sürecinde ve 2012 sonrasında Türkiye ve dünyaya önemli bir seçenek sunmaktadır. Doğal gazla birlikte daha az karbon yoğun ve yenilenebilir enerji kaynaklarına daha fazla önem verilmesi geçiş sürecini daha az zararlı hale getirecektir.

Küresel ısınma ve iklim değişikliği konusundaki mücadeleye yönelik uluslararası tek çerçeve olan Kyoto, sürdürülebilir bir dünya için hedeflediğimiz ‘sıfır-emisyonlu yakıt ekonomisi’ne geçişte tarihi bir görev üstlenmektedir. Japonca’da ‘başkentlerin başkenti’ anlamına gelen Kyoto –enerji sistemlerinin kalitesini artırarak– Japon İmparatorluğu’na olduğu gibi yerküremizin geleceğine de önemli katkılarda bulunacaktır.

Volkan Ş. Ediger, Cumhurbaşkanlığı Enerji Danışmanı

Nisan-Haziran 2008

Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta
 
© 2010 BÖLGESEL ÇEVRE MERKEZİ - REC TÜRKİYE       Web uygulama