Salı, Mayıs 22, 2012
SÖYLEŞİ | Çiçeği burnunda Genel Direktör’ün önceliği biyoçeşitlilik ve iklim
Share to Facebook Share to Linkedin 

Çiçeği burnunda Genel Direktör’ün önceliği biyoçeşitlilik ve iklim

Mogens Peter Carl, Ticaret Genel Direktörlüğü'ndeki görevini beş yıl sürdürdükten sonra Kasım ayında Avrupa Komisyonu çevre genel direktörlüğü görevine getirildi; kimilerine göre bu iki sorumluluk birbirine zıt nitelikte. Danimarka vatandaşı olan Carl, bu görev değişikliğini, AB ile Orta ve Doğu Avrupa’nın çevresel önceliklerini yazılı bir söyleşide Green Horizon'a anlattı.

674-yu-2-3-11_sf5_forum_soylesi_cicegiburnunda
Fotoğraf: European Policy Centre

Çevre genel direktörlüğü (GD) görevine başlamanızdan bu yana dört ay geçti, bu süre zarfında Avrupa’nın öncelik verdiği çevre sorunlarına bakışınız nasıl bir değişim gösterdi?

Avrupa’da çevrenin iyileştirilmesi her zaman kafa yorduğum bir konu olmuştur. Aslına bakarsanız, ben daha önce, ticaret genel direktörlüğü görevim sırasında ticarî müzakerelere katıldığımda ister istemez Avrupa’nın çevresel önceliklerinin birçoğuyla öyle ya da böyle karşı karşıya kalıyordum. O yüzden, 'yeşil' (yani 'deneyimsiz') bir çevre genel direktörü olarak atanmamın Avrupa’nın öncelikli çevre sorunlarına yaklaşımımı öyle çok fazla değiştirdiğini söyleyemem.

En büyük fark, şimdi çevre korumanın ve çevre sorunlarını ön plana çıkarmanın o büyük sorumluluğunu paylaşıyor olmam. Aslında 'çevre' başlığı altında toplanan konuların çok çeşitli olması insanın gözünü korkutuyor ve bunlar Komisyon’un çalışma programının büyük bölümüyle de yakından ilgili. Hedeflerimize ulaştıracağını umduğum bir diğer yol da, diğer genel direktörlükleri çevre konusunu kendi politikalarına katmaya teşvik etmek. En acil çevre sorunlarımızdan ikisi iklim değişikliği ve biyoçeşitlilikte yaşanan kayıptır. Her ikisinin de varlığımızı tehdit ettiğini söylemek abartılı olmaz. İklim değişikliğine Avrupa ölçeğinde çok fazla öncelik veriyoruz. Ben de bu zorluğu aşabilmek amacıyla bir İklim Değişikliği Direktörlüğü kurarak Çevre GD’nde değişiklikler yaptım. Aynı zamanda biyoçeşitliliğin korunmasını ve sürdürülebilir kullanımını da özendirici çalışmalar yürütüyoruz. Son olarak, 2010 yılı itibariyle biyoçeşitlilikteki kaybı durduracaksak neler yapılması gerektiğini ortaya koyan bir iletişim yöntemi benimsedik. Aslında ihtiyacımız olan gereçlerin birçoğu hali hazırda mevcut, o yüzden asıl odaklanacağımız nokta yeni yasalar yapmak yerine mevcut yasaların gereğince uygulanmasını sağlamak olacak.

Birlik'te yaşanan son genişleme çevresel öncelikleri nasıl etkiledi?

Aslında genişleme Birlik'in çevresel önceliklerinde köklü bir fark yaratmadı. Biz, 25 üye ülkenin –hepsini olmasa da büyük bölümünü ilgilendiren sorunlar üstünde çalışıyoruz ve eylem planımızda da belirtildiği gibi, temel yaklaşımımızda büyük bir değişiklik yok. Yeni üye ülkeler AB’nin zengin biyoçeşitliliğine çok önemli bir katkı sağladı, ancak AB’ye girmenin, bu ülkelerin ekonomik, sosyal ve çevresel sistemleri arasındaki dengeyi olumsuz yönde etkilemeyeceğine emin olmamız gerekiyor. Mesela bu yeni üyelerin çoğunun sahip olduğu, doğal açıdan hâlâ çok değerli tarım alanları, toplumsal değişimden veya piyasa güçlerinden zarar görebilir. Benzer biçimde, ulaşım altyapısını iyileştirme ihtiyacı çevreye zarar verebilir. Bu durum AB’yi, sürdürülebilir ekonomik kalkınmayı teşvik ederken, biyoçeşitliliği ve ekosistemleri koruma yollarını da aramaya itti. Bunun bir yolu, Ortak Tarım Politikası’nın kırsal kalkınma ayağını güçlendirmekten geçiyor. Eski üyelerin bu alanda tecrübesi çok. Onlar, doğal açıdan çok değerli tarım alanlarını desteklemenin kırsal ekonomilerde büyük bir gelişme sağlayacağını biliyor. Yeni altyapının çevre üzerindeki etkisini en aza indirmek de büyük önem taşıyor.

Dediğim gibi, önemli olan mevcut çevre politikasını düzgün biçimde hayata geçirebilmek. Bu, yalnızca mevzuata uyulmasını sağlamak değil, mevzuatın gerekli yatırımlar, uygulama için gereken idarî kapasiteler v.s. açısından gerçekçi olup olmadığını sınamak anlamına da geliyor.

Genişlemenin beraberinde getirdiği bir diğer büyük değişim, Baltık Denizi gibi Avrupa’ya katılan bazı bölgelerin AB politikaları oluşturulurken daha çok dikkate alınması. Romanya ve Bulgaristan’ın üyeliğiyle Karadeniz’e de daha çok odaklanmak gerekecek.

2005 yılı Mayıs ayında Manchester Üniversitesi’nin yaptığı bir çalışma, Doha Round’la ticaretin liberalleştirilmesinin çevreye büyük zarar verebileceği konusunda uyarıyordu. Artık çevre genel direktörü olduğunuza göre, serbest ticarete bakışınızda bir değişiklik var mı?

Açıkçası hem ticaretin hem de ticaretin liberalleşmesinin önemli ekonomik, toplumsal ve çevresel etkileri olabilir, –hem olumlu hem de olumsuz yönde. İşte tam da bu nedenle Ticaret GD daha 1999'da Sürdürülebilirlik Etki Değerlendirme Programı’ nı başlattı, bu programda Manchester Üniversitesi’nin uzmanları da çok önemli bir rol oynadı. Ticaretin çevre üstündeki etkilerinin hem olumlu, (örneğin çevre dostu ürün ve teknolojilerin ticaretiyle veya daha verimli üretim süreçlerinin özendirilmesiyle); hem de olumsuz, (hurma yağı ve soya gibi tarım ürünlerinin ticaretinin artmasının çölleşmeyi de artırması gibi) olabileceğini unutmamak gerek. Burada zor olan, ticaretin olumlu özelliklerini azamiye çıkarırken olumsuz yönlerini asgariye indirmek. Planlanan iki veya çok taraşı ticaret anlaşmalarının etki değerlendirmelerine biyoçeşitliliği de katmayı, ya da Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşme'de (CITES) yer alan önlemleri almayı öneren Biyoçeşitlilik Bildirimiz bu noktada yine önemli bir katkıda bulunuyor. AB’nin bu alanda gösterdiği çabalara bir başka örnek de AB’ye giren bütün kerestenin yasal olmasını sağlamayı amaçlayan ve taraf ülkelerle özel anlaşmaları da kapsayan Orman Yasasının Uygulanması, Yönetişim ve Ticarete ilişkin Eylem Planımız.

Önceki sorudan devam edersek, yeni AB üyesi ülkelerle, üyelik için başvuran Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin doğal çevrelerinden ve kaynaklarından aşırı bir fedakârlıkta bulunmadan ekonomik denkliği yakalamaları sizce mümkün mü?

Biyoçeşitlilikte yaşanan kayıp bizim kaybımız. Bu, ekonomilerimiz için bir kayıp olduğu gibi yaşam kalitemizi de düşürüyor. Sağlıklı bir ekosistemin, sürdürülebilir nitelikteki her türlü ekonomik kalkınma stratejisinin temelini oluşturduğu ortada.

'Ticaretin daha da liberalleşmesiyle çevre üstünde oluşmasından korkulan olumsuz etkilerin AB dışında görülme olasılığı çok yüksek.'

Ekonomik kalkınmayı, kaynak kullanımından ve çevresel bozulmadan ayırmak yeni bir yaklaşım değil, yeni üye ülkelere özgü bir şey de değil. Yeni üye ülkeler, eski üyelerin düştüğü hatalara düşmezse doğal çevre ve kaynaklarına zarar vermeden AB’nin ekonomik standartlarına ulaşabilir, benim inancım bu yönde. Komisyon, adaylık süreci boyunca, bu ülkelerin altyapıyı geliştirip ekonomik kalkınmalarını hızlandırırken çevrelerine özellikle dikkat etmeleri gerektiğini vurguladı. Üyeliğin gerçekleşmesinden beri de bu mesajının altını çizmeyi ve ülkelerin ilerlemelerini izlemeyi sürdürdü.

AB, doğal varlıklarının büyük bölümünü AB ortalamasından daha iyi koruyan yeni üye ülkeleri bir şekilde 'ödüllendirebilir' mi?

Doğal varlıklarının daha büyük bir bölümünü korumuş ülkelerin ödüllendirilmesi fikri çok ilginç, ancak objektif bir değerlendirme yapmak zor olabilir. Bence asıl ödül, ülkelerin sağlıklı ekosistemlerden sağlayacakları yararlar ile bu ekosistemlerden elde edecekleri mal ve hizmet akışını sürdürebileceklerini bilmenin rahatlığında yatıyor; ki bu da ekonomilerini ve yaşam kalitelerini güçlendiriyor. İşte bu, Biyoçeşitlilik Bildirimiz'in belki de en önemli mesajı.

AB’nin en büyük başarılarından biri de Natura 2000 Korunan Alanlar Ağı oldu. Bu gerçekten çok zor bir iş ve 25 üye ülkedeki durumundan görünen o ki, ağı tam anlamıyla hayata geçirmek için –burada yalnızca seçmeyi değil, gereğince yönetimi de kastediyorum- daha çok yolumuz var.

2004 Aralık ayında Stockholm’de, bazı toplumsal hizmetler veya tarım reformunun güçlendirilmesi gibi birkaç alan dışında, “piyasaya daha fazla erişim konusunda AB’nin sürekli ve istikrarlı bir çaba sarf edeceğini,” söylemiştiniz. Sizce şimdi, çevre koruma da AB’nin imtiyazlı alanlar listesine eklenmeli mi?

Hemen her alanda ve herhangi bir düzeyde çevre standartları söz konusu olduğunda AB dünyaya öncülük ediyor; bu yüzden ticaretin daha da liberalleşmesiyle çevre üstünde oluşmasından korkulan olumsuz etkilerin AB dışında, özellikle biyoçeşitliliği zengin ama çevre standartları ya da yaptırım sistemleri gelişmemiş ülkelerde görülme olasılığı çok yüksek. Biz, (örneğin tarım ve orman ürünleri konusunda) bir çok Sürdürülebilirlik Etki Değerlendirme çalışması gerçekleştiriyoruz; bunlar bize söz konusu etkilerle ilgili daha net fikirler veriyor ve uygun tedbirler almamıza yardımcı oluyor. Bu tür tedbirler sorunun (mesela yasa dışı kerestecilik) kökenine ne kadar yakın olursa, o kadar etkili oluyor. Gümrük vergisi koymak artık körelmiş bir yöntem. Eğer AB ve ticaret yaptığı ülkeler çevre koruma konusunda ciddiyse sorunu yerinde, yani kendi sınırları içinde ele almaları gerekir, sınırda değil.

674-yu-2-3-40_sf16_forum_soylesi
YÜZBAŞININ TOMRUKLARI: Macar kolluk kuvvetleri 2001 yılında, koruma altındaki bir ormanda 295,000 avro değerinde kaçak kesim yapıldığını tespit etti. Avrupa Komisyonu yeni üye ülkelerde bu tür suçlara göz açtırmama sözü verdi.
Temmuz-Eylül 2006
Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta
 
© 2010 BÖLGESEL ÇEVRE MERKEZİ - REC TÜRKİYE       Web uygulama