Salı, Mayıs 22, 2012
SÖYLEŞİ | Umudum 'çevresel adalet'te
Share to Facebook Share to Linkedin 

Umudum 'çevresel adalet'te

Universitat Autonoma de Barcelona, Ekonomi ve Ekonomi Tarihi Bölümü öğretim üyesi; Uluslararası Ekolojik Ekonomi Derneği Başkanı; 'The Environmentalism of the Poor'un yazarı; kalkınma ve çevre uzmanı Prof. Dr. Joan Martinez Alier, Yeşil Ufuklar'ın sorularını yanıtladı.

533-yu-2-2-14_sf5_forum_konukgorusu_cevreseladalet
Fotoğraf: Begüm Özkaynak
Küresel çevresel harekette üç ana akım gözlemliyorum. Birincisi, 'yabanıllık kültü'dür, yani el değmemiş doğaya duyulan sevgi, doğal değerlere karşı hayranlıktır. Bu akım Kuzey’de John Muir’den beri, belki daha da öncesinden mevcut. Yoksul ülkelerde de bu akımı görüyoruz. Hindistan’da 'kutsal korular' var, yerli toplumlarda çevreye dinî açıdan saygı gösterilmesini gerektiren kadim yaklaşımlara hâlâ sıkça rastlanıyor.

Eko-verimlilik

İkinci akım daha genç; ben bu akıma 'eko-verimliliğin kutsal kitabı' diyorum; işte bu ikinci akıma ait olan 'sürdürülebilir kalkınma'; teknolojik ilerleme ve eko-vergiler gibi çevre politikaları sayesinde, ekonomik büyüme ile çevreyi korumanın birbiriyle uyum içinde yürütülebileceğini kabul ettirmeye çalışıyor. Böyle bir uyumun gerçekten mümkün olup olmadığı sorusunun yanıtı hâlâ verilebilmiş değil. Aslında hepimiz, fosil yakıtlar nedeniyle dünyadaki karbondioksit oranının arttığını gözlemliyoruz; tabii bu yüzden iklim değişikliği riski de artı yor. Bazen öğrencilerimden, '70 yaşına geldiğinizde atmosferdeki karbondioksit konsantrasyonu ne olacak?' sorusu üstüne bir makale yazmalarını istiyorum. Nüfus artı şı sonucunda insanların biyokütleye, diğer türlerin aleyhine olacak şekilde el koyması anlamına gelen HANPP’nin de (Human Appropriation of Net Primary Production - Net Birincil Üretimden İnsanın Aldığı Pay) dünyada arttığını görüyoruz. Üstelik önümüzdeki yıllarda petrol üretiminin Hubbert zirvesini (petrol ve diğer fosil yakıtların üretim/ arz miktarının bir zirveye ulaştıktan sonra, giderek azalması) geçmesi nedeniyle, giderek daha fazla biyo-yakıt tüketilecek, dolayısıyla HANPP oranı daha da artacak. Kısacası, iklim düzeni, vahşi doğadaki biyoçeşitlilik gibi doğal değerler, ekonomik büyüme uğruna feda edilmektedir.

Yoksulların çevreciliği

Bununla birlikte, çevresel harekette üçüncü bir akım daha var ki Ramachandra Guha ve ben bu akıma 'Yoksulların Çevreciliği' diyoruz. Bu akım, yoksul toplumların, --Nijer Deltası'nda yaşandığı gibi-- maden ve petrol çıkarılması yüzünden, ya da bütün dünyada yoğun şikâyete konu olan kirlilik sonucunda çevrelerinin tahrip edilmesine karşı verdikleri mücadeleyi ifade etmektedir. 'Çevre Adaleti'ne dayanan bu tür hareketlerin gelişerek sürmesi en büyük temennim.

Ben, Hindistan, Çin, Brezilya gibi ülkelerde yaşayan yoksul insanların ekonomik olarak kalkınmasından yanayım kesinlikle. Bana göre, herkesin doğru-düzgün, insan gibi bir hayat sürmesi için çevreden, kendine gereken miktarda eşit pay almaya hakkı vardır; en azından olması gerekir. Bu haklara karbondioksit salımları da dahildir. Tabii bu salımların, günümüzde ABD, Avrupa ve Japonya’da kişi başına düşen aşırı salım oranlarından çok daha düşük olması gerekir. Bu yüzden Kyoto Protokolü Başkan Bush’un politikasından daha iyidir. Ama Kyoto Protokolü bile gereğinden fazla cömert, eski alışkanlıklara göz yuman bir 'büyükbaba' gibi. Diğer seçeneklerimiz ise; petrol ve benzeri kaynaklar için yapılan savaşlardır, yani bir anlamda varlıklı ülkelerin kendilerine yeni yaşam alanları (Lebensraum) yaratma politikasıdır, (belki de 'Enerji Güvenliği' maskesi ardında bu yatıyor); ve iklim değişikliği konusundaki adaletsizliğin, topyekün basiretsizliğin devam etmesidir.

Ekolojik borçlar

Varlıklı ülkeler, eşit koşullarda gerçekleşmeyen ticaretten, biyolojik korsanlıktan, ve 'karbon borcu'ndan kaynaklanan 'Ekolojik Borçları'nı kabul etmeli. Yoksul ülkeler, varlıklı halkların yoksul halklara, ve bütün insanların da diğer bütün türlere olan 'Ekolojik Borcu'nu gündeme getirmeli. Böylece, sürdürülebilir bir dünyada, hem çevresel hem de toplumsal adalet bir arada mümkün olabilir.

Yoksul ülkelerde çok farklı düşüncelere sahip insanlarla karşılaşabiliyorsunuz, tıpkı varlıklı ülkelerde olduğu gibi. Genel olarak yoksul ülkelerin hükümetleri çevre konusunda konuşmaktan pek hoşlanmaz, çünkü bunun ekonomik büyüme yönündeki beklentilerine engel olacağını düşünür. Ancak yoksul ülkelerde sivil toplum örgütlerinin bünyesinde ya da dışında, binlerce çevre eylemcisi var. Sizin de bildiğiniz gibi Kenyalı Wangari Maathai 2004 Nobel Barış Ödülü'ne hak kazandı. Belki de günümüzde dünyanın en ünlü çevrecisi, Hindistan’da, Narmada Vadisi’ndeki, birçok yerli ve yoksul insanı yerinden edecek barajlara karşı mücadele veren hareketin önderi olan Medha Patkar'dır. Bir süre önce açlık grevindeydi, Gandhi gibi, şiddet içermeyen, etkili bir yol izleyerek 19 gün boyunca açlık grevi yaptı. Daha birçok örnek var: Brezilya’da hayvan sahiplerine karşı Amazonlar'ı savunan yoksul insanları örgütleyip büyük bir hareket başlatan Chico Mendes 1988'de öldürüldü. Bunu, profesyonel bir ekolojist olduğu için değil, kauçuk toplayıcılığı gibi, ormanlarda sürdürülebilir bir ekonomik faaliyet yürüten insanlarının en yaşamsal çıkarlarını savunmak için yaptı. Aslında tropikal dünyada, mangrov ormanlarını karides endüstrisine karşı savunan birçok insan var. Dünya çapında, okaliptüsün monokültür tarımına karşı, "plantasyonlar (dikim sahaları) orman değildir,” sloganıyla hareket eden bir akım daha var. Son zamanlarda altın madenciliğine karşı da Arjantin’in Esquel şehrinde ve Peru'daki Tambo Grande’de çok başarılı mücadeleler verildi, bu mücadeleler yerel referandumlara dönüştü. Daha birçok yerde, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 169. Konvensiyonu kapsamında madenciliğe karşı şikâyetler de dile getiriliyor.

Dönüşümün araçları

Bunlar gibi ekolojik paylaşıma dayanan çıkar çatışmaları üstüne birçok film çekilebilir ve kitap yazılabilir. Yazılmalı da, çünkü dünya ekonomisi gitgide daha fazla madde ve enerji kullanıyor ve ekolojik çatışmalar da gitgide artıyor.

Hükümetlerin bir girişimi olarak, 2003 Haziran'ında Havana’da gerçekleştirilen, BM Çölleşmeye Karşı Mücadele 6. Taraflar Konferansı, kendinden hemen sonra yapılan Cancun Zirvesi üstünde çok etkili olmuşa benziyor. Bunun, kaynakların sürdürülebilir biçimde kullanılması yolunda bir dönüm noktası olduğunu, ve Kuzey ile Güney arasındaki güç dengelerini değiştiren örneklerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Ancak yine de bunun önderliğini hükümetlerden çok, Via Campesina gibi toplumsal hareketler üstlenmişti, ve bir de Dünya Sosyal Forumları’nda açıkça görülebileceği gibi, su konusunda çalışan hareketler.

The Environmentalism of the Poor (Yoksulların Çevreciliği) kitabımda da belirttiğim gibi, ekolojik bir ekonomiye ulaşmak için öncelik vermemiz gereken konu, 'çevresel itilâşarın çözümlenmesi'nden çok, (Gandhi felsefesinin sınırları içinde kalarak) itilâşarın şiddetlenmesini önlemek olmalıdır. Bütün dünyada adalet olmasını ve çevreye saygı gösterilmesini umut ediyorum.

Nisan-Haziran 2006

Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta
 
© 2010 BÖLGESEL ÇEVRE MERKEZİ - REC TÜRKİYE       Web uygulama