Çevrenin değeri nedir?
Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyesi ve Environmentalism in Turkey (Türkiye'de Çevrecilik) kitabının editorlerinden Prof. Dr. Fikret Adaman'a göre, çevreye hakettiği değerin verilmemesinin en önemli nedeni zihniyet
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ülkeler arasındaki rekabet teknoloji ve kalkınma ekseninde oldu. Hem Batılı ülkeler hem de Doğu Bloku ülkeleri, yarışta öne geçmek için büyük yatırımlar yaptı. Modernleşme hamlesi içindeki Türkiye'de de benzer bir süreç yaşandı. Büyük ölçekli kalkınma yatırımlarının toplumsal ve çevresel etkilerinin farkedilmesiyle birlikte, kalkınmanın böyle süremeyeceği anlaşıldı ve 'sürdürülebilir kalkınma' kavramı ortaya atıldı. Böylece, doğanın günümüzde ve gelecekte taşıdığı değerleri, etik boyutta olmasa bile en azından iktisadî yaklaşım çerçevesinde saptama zorunluluğu doğdu.
Ancak, kişisel çıkar ve maliyetlerin, toplumsal çıkar ve maliyetlere üstün tutulduğu bir zihniyetle, çevrenin değerini salt iktisadî açıdan bile saptamak pek kolay değil. Toplumsal maliyetler içinde önemli bir yer tutan çevre, kişisel çıkarlar sonucunda, bedeli başkaları tarafından, hatta gelecek kuşaklar tarafından ödenecek bir kayıp olarak karşımıza çıkıyor.
Ülkemizin kalkınma sürecine bakınca, gerek ulusal kaynaklarla, gerek uluslararası kurumların desteğiyle yapılan pek çok kalkınma yatırımının, çevreyi pek dikkate almadığını görürüz. Hızla büyüyerek gelişmiş ülkeler düzeyine ulaşma hedefi, kalkınma hamlelerinin toplumsal ve çevresel etkilerini göz ardı etmek için bir mazeret oldu hep. On-on beş yıldır gündeme giren 'çevreci' yaklaşım, taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerin ya da Avrupa Birliği uyum sürecinin zorunlulukları sonucu ortaya çıktı. Bu yaptırımlar olmasaydı, çevreye verilen değer, örneğin eğitim ya da sağlık konularına verilen yetersiz destekle bile kıyaslanamayacak derecede geri kalacaktı
Önce kalkınma, sonra çevre
Bunun belki baş nedeni 'önce yeterince kalkınma, çevreyi sonra gözetme,' zihniyetidir. Yani, çevre ve doğal değerleri koruma önlemleri ve bunların maliyeti, kalkınmayı dizginleyici engeller olarak görülür. Oysa kalkınmanın neden olduğu çevre tahribatı ve bunun insan üstündeki etkileri, sanılandan çok daha kısa bir sürede ortaya çıkar. Buna rağmen ne merkezî ve yerel yönetimler, ne de özel sektör, çevresel duyarlılık konusunda pek istekli değildir. Sağlık, eğitim gibi hizmetlere olan talebin tersine, nitelikli bir çevre için toplumsal talep olmayınca, siyasî itibar sağlamayan ve bütçeye ek maliyet yükleyen çevre konusuna siyasetçiler eğilmediği gibi, kısa vadede kazanç getirmeyeceği için özel sektör de kayıtsız kalmaktadır.
İdarî yetki karmaşası ile denetleme birimlerinin kapasite eksikliği bir diğer sorundur. Yatırımlarda çevre etkeni göz önüne alınmış bile olsa, uygulamanın doğruluğunu kontrol edecek idarî altyapı yetersizdir.
1990’larda uygulamaya konan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED), büyük ölçüde uluslararası yaptırımların sonucudur. Ancak yine zihniyet sorunundan dolayı ÇED’in gereğince uygulanmadığını, olumlu örnekleri görülmekle birlikte, daha çok yatırımları usulüne uydurmak için kullanıldığını söyleyebiliriz. Örneğin çok sayıda barajın ekonomik ömrü dolmuş ya da dolmak üzereyken, ya da enerji tasarrufu yerine daha çok enerji üretme yaklaşımının ürünü olan termik santraller hava kalitesi ve insan sağlığı açısından pahalıya mal olmuşken, benzer yatırımlar bugün yapılsa, bunların toplumsal ve çevresel maliyetlerini hesaplama duyarlılığından hâlâ yoksunuz. Bir başka açıdan bakarsak, örneğin Güney Doğu Anadolu Projesi (GAP) yatırımlarında, çevresel unsurları da gözeten sürdürülebilir bir yaklaşım benimsenseydi, çevre için ödenmesi gereken ek maliyet ile, bu yatırımların ömrünün uzamasıyla sağlanacak kazancı bugün bile kıyaslayamıyoruz.
Tıpkı büyük altyapı yatırımlarında olduğu gibi, ülkemizin sürdürülebilirliği en kuşkulu sektörlerinden olan turizmde de, kısa vadeli kazançlar ile, yatırımların çevresel tahribatının maliyeti arasında bir bilanço çıkarılmış değil. Bu değerlendirmeler yapılmadığı sürece, mevcut kalkınma modeli uygulanmaya, yani on yıllardır yapılan hatalar yinelenmeye devam edecek.
Çevrenin değerini ölçmek
Sonuçta şu temel soru yanıt bekliyor: Çevrenin değeri nedir, nasıl ölçülür? Bugüne dek yaşadığımız süreç, bu sorunun tek yanlı bakarak yanıtlanamayacağını gösteriyor. Çevre ve kalkınma politikaları konusunda bir sonuca varılması ve kalkınmanın sürdürülebilirliği, ancak kapsayıcı ve katılımcı bir yaklaşım benimsendiği takdirde mümkündür. Bu da, devlet ve toplum arasındaki ilişkinin geliştirilmesini, toplumsal, ekonomik ve çevresel süreçler arasındaki karmaşık bağlantıların yeni bir zihniyetle kurgulanmasını gerektiriyor.
Ekim-Aralık 2005
YEŞİL BAKIŞ
- Antroposen’e Hoşgeldiniz
- Dünya Caddesi İşgali
- Yaşam Dönüşümdür
- Doğal Tarımın Yolu – Felsefesi ve Uygulaması
- Küresel İklim Değişimi, Biyoenerji ve Enerji Ormancılığı
- Yeşil bilişim ile 7.8 gigaton sera gazı azaltımı mümkün
- Dünya Dün ve Bugün
- Klimatoloji ve Meteoroloji
MERCEK
- Belediyeler için adım adım sera gazı salım envanterleri
- İklim Değişikliğinin Farkında Ol!
- Çevre Adalet(sizliğ)i
- Yeni kurallar: yeni oyun
- Gelecek için Hareket Etmeli
- İklim Müzakereleri Rayına Oturdu Mu?
- Cancun'da ilk hafta müzakerelerinin sonuna gelirken...
- Aralık İklimi
KAPAK KONUSU
- Dünyadan iklim dostu yerel yönetim uygulamaları
- Türkiye'den iklim dostu yerel yönetim uygulamaları
- İklimler değişiyor, kentler değişiyor mu?
- Türk özel sektöründe karbon salım yönetimi
- Yeni Ev Ödevi: Karbon Yönetimi
- İklim değişikliğinde son düzlüğe girmeden Dünya ve Türkiye
- Hidroelektrik santrallerinin olası etkileri
- HES’lere karşı hukukun gücü





