Salı, Mayıs 22, 2012
YEŞİL BAKIŞ | Yeşil Kitaplık | Türkiye’nin biyoçeşitliliği: mevcut durum ve koruma gereksinimleri
Share to Facebook Share to Linkedin 

Türkiye’nin biyoçeşitliliği: mevcut durum ve koruma gereksinimleri

Prof. Dr. Behzat Gürkan Türkiye'nin biyoçeşitliliği: mevcut durum ve koruma gereksinimleri

Biyoçeşitlilik (biyolojik çeşitlilik) kavramı, yaygın kanının aksine, sadece yeryüzünde bulunan türlerin sayısal çokluğu ile ilgilenmez. Elbette bir bölgedeki tür sayısı o bölgenin biyoçeşitliliği hakkında fikir sahibi olunmasını sağlar. Ancak, bir bölgede bulunan habitat (ya da ekosistem) çeşitliliği ve her bir türün kendi içindeki genetik çeşitliliğini kapsayan derinlikteki biyoçeşitlilik kavramını, yalnızca tür sayısının çokluğu olarak görürsek, yüzeysel ve cılız bir tanıma indirgemiş oluruz.

Biyoçeşitlilik, ayrı evrimsel geçmişlere sahip olan türleri, bu türlerin populasyonları içindeki ve arasındaki genetik çeşitliliği, türlerin yerel habitatlar, ekosistemler, kıtalar yada okyanuslar içindeki dağılımlarını kapsayan bir kavramdır. Üzerinde yaşadığımız Anadolu coğrafyası, bu kavramın çok boyutluluğunu açıklamak için aslında iyi bir örnektir.

Anadolu'nun jeomorfolojik oluşumlarla şekillenen coğrafyası, yüksek dağlar, yalıtılmış vadiler, hem kıyı hem kara ekosistemleri oluşturmuş, bu da Anadolu'da çok dar sahalarda bile birçok farklı habitat tipinin oluşmasını sağlamıştır. Evrim gereğince, yaşadıkları ortama uyum sağlayan canlı populasyonlarının gen havuzları, o ortamdaki baskın ekolojik etmenlerle şekillenir. Dolayısıyla, habitat çeşitliliği sonucunda olan genetik çeşitlilik de, Anadolu'da biyolojik çeşitliliğin yüksek olmasının bir nedenidir.

Bu çeşitliliğin altyapısını oluşturan etmenlerden birisi de, Anadolu'nun eşsiz bir coğrafi konuma sahip olmasıdır. Gerek Avrupa ve Asya'yı birbirine bağlayan bir köprü durumunda olmasıyla, gerekse Afrika kıtasında yakınlığı sebebiyle, ülkemizin üzerine bulunduğu Anadolu platosu jeomorfolojik olarak yükseldiği günden bu güne çok değişik bitki ve hayvan türlerine ev sahipliği yapmıştır. Geçmişte Anadolu'da yaşamış olan insan uygarlıklarının kalıntılara bakmak bile Anadolu'nun sadece birkaç bin yıl önce ormanlarla kaplı, kaplan ve aslan gibi yırtıcı yabanıl hayvanların cirit attığı bir bölge olduğunu görebiliriz. Paleontolojik bilimsel kanıtlar da benzer yönde, çok farklı gruplardan canlıların geçmişte bu coğrafyada bulunduğunu doğrulamaktadır.

Ülkemiz, nispeten küçük bir alan içerisinde üç farklı bitki coğrafyası bölgesini bir arada içermesi ile de dünya üzerinde eşsizdir. Bu üç bölge, Karadeniz dağlarının kuzeyi boyunca Bulgaristan sınırına kadar uzanan Avrupa-Sibirya fitocoğrafi bölgesi, Toros Dağlarının güneyinde ve Ege ve Marmara bölgelerinde yer alan Akdeniz fitocoğrafi bölgesi ve iç Anadolu'dan başlayarak doğu ve güneydoğu Anadoluyu tümden kaplayan İran-Turan fitocoğrafi bölgesidir. Her bir bölge kendine has birçok türe ve cinse sahiptir, ayrıca kendi içerisinde de endemik türler barındırmaktadır. Bu biyocoğrafi özellikler yerel iklimsel ve habitat farklılıkları ile birleşmesi Türkiye'de yerel bitki endemiklik düzeyini oldukça yüksek bir seviyeye çıkarmaktadır.

Anadolu'nun küresel ölçekte biyoçeşitlilik bakımından bir diğer önemi de, insanoğlunun kültür, tarım ve tıp amaçlı kullandığı birçok bitki ve hayvan türünün gen merkezi (anavatanı) olmasıdır. Bugün halen Anadolu'da özellikle kırsal yörelerde birçok bitki birçok farklı insanların gereksinimleri için kullanılmaktadır.

Ne üzücüdür ki, ülkemizde sahip olduğumuz bu çeşitliliğin değerini halen bilememekteyiz. Bazı devlet, üniversite ve sivil toplum kuruluşlarınca yürütülmekte olan az sayıdaki koruma çalışmalarına karşın, ülkemizin biyoçeşitliliği, bilinçsiz olarak uygulanan tarımsal faaliyetler (böcek ve bitki ilacı kullanımı, sulama vb.), ekolojik bakış açısından yoksun bir şekilde planlanan büyük yatırım projeleri (barajlar, otoyollar, yeni turizm alanları, yeni yerleşim alanları vb.) ile yangın, aşırı otlatma ve kaçak avcılık gibi son yıllarda giderek artan insan faaliyetlerinin tehdidi altındadır.

Türkiye'de biyoçeşitliliği korumak için gerekli yasal düzenlemeler yasa ve yönetmelik anlamında mevcut olsa da, uygulamada bunların halen yeterli düzeyde işlediğini görememekteyiz. Türkiye, Milli Parklar, Tabiatı Koruma Alanları gibi statülerde birçok alanı koruma altına almış olmasına karşın, bu koruma alanlarının toplam alanı Türkiye yüzölçümünün ancak %1'ini oluşturmaktadır. Bu haliyle ülkemiz Avrupa ve dünya ölçeğinin çok gerisindedir.

Bununla birlikte, Avrupa Birliği (AB) üyelik sürecinde olan Türkiye, AB tarafından uygulanan 1979 tarihli Kuş Direktifi ve 1992 tarihli Habitat Direktifini uyumlaştırma yolunda adım atmakta olması sevindiricidir. Koruma altındaki tür ve habitat yaklaşımına yeni bir soluk getiren NATURA 2000 ağına yakın zamanda Türkiye'nin de birçok alan ile katılabilecek olması, ülkemizde daha etkili bir koruma statüsünün var olmasının yanı sıra çevre mevzuatımızın AB ile olan uyumlaştırma sürecine katkı yapması bakımından da önemlidir. Bu yeni koruma anlayışının, Türkiye'de biyoçeşitliliğin korunmasına olumlu katkı sağlayacağı açıktır. Ancak, bu konuda Çevre ve Orman Bakanlığı ile konuyla ilgili sivil toplum kuruluşlarının bu uyumlaştırma sürecine bir miktar hız vererek süreci daha da uzatmayacak şekilde eksiklerin kapatılması adına gerekli görünmektedir.

Bunun yanı sıra, bilim insanlarının biyoşeşitliliğin belirlenmesi ve korunmasına ilişkin araştırmalarının sayısında ve kalitesindeki artış, koruma planlarının daha sağlıklı bilimsel veriler ile yapılması için büyük önem taşımaktadır. Ülkemizde büyük ölçüde literatür bilgisine dayanarak yapılan korunan alan yönetim planlarının bilimsel altyapısının geliştirilmesi için de gereklidir.

Bilimsel projelere yatırım yapan devlet kurumlarının biyoçeşitlilik konusuna en yüksek düzeyde ilgi göstererek öncelikli çalışma alanı olarak değerlendiriyor olması da, bu konuda yapılan ve yapılacak olan bilimsel araştırmaları teşvik edici bir durumdur. Ancak, bu tarz desteklerin çok disiplinli çalışmaları teşvik edecek şekilde yeniden yapılandırılması, koruma biyolojisi ve ekolojik anlamda gereken çok disiplinli çalışmalara olan gereksinimi karşılamak adına önemli olabilir.

Biyolojik çeşitliliğin bu denli yüksek olduğu bir coğrafyada yaşan bizlerin, bu değere sadece önem vermemiz biyoçeşitliliği korumak için yeterli olmamaktadır. Bu konuda sivil toplum gönüllülerine, bilim insanlarına, devlet görevlilerine, yazılı ve görsel basına ve yasa koyuculara, kısacası herkesin üzerine düşen görevler bulunmaktadır. Bu görevlerdeki ortak nokta ise ülkemizin biyoçeşitliliğinin araştırılması ve korunması için gerekli desteğin araştırıcılara, uygulamacılara ve yasa koyuculara verilmesi olmalıdır. Kısacası, ülkemizin biyoçeşitliliğini anlamamız, araştırmamız ve korumamız, insan olmak açısından gerekli olduğu kadar, yaşadığımız coğrafyaya saygı açısından da önemlidir.

Prof. Dr. Behzat Gürkan

Yaşar Üniversitesi Genel Sekreteri

Ocak-Mart 2010

Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta
 
© 2010 BÖLGESEL ÇEVRE MERKEZİ - REC TÜRKİYE       Web uygulama